Şafak söktüğünde kamp çoktan toplanmıştı.
Gece boyunca yağan hafif çiy, çimenlerin üzerinde ince kristaller gibi parlıyordu.
Nehir ise dün olduğu gibi sakin akmaya devam ediyor, sabahın serin rüzgârı suyun üzerinde ince dalgalar oluşturuyordu.
Aerion son kez kamp kurdukları yere göz gezdirdi.
Arkalarında bıraktıkları tek şey, sönmüş ateşin külleriydi.
-Bu kadar yeter.
-Yola çıkıyoruz.
Lina, Killian ve Elys atlarına bindiler.
Aerion da Astraeus'u beline taktıktan sonra eyerine yerleşti.
Saf mana kılıcı her zamanki gibi sırtındaydı.
Selwyn ise yeniden kılıcın içine dönmüş, dışarıdaki sessizliği içeriden hissediyordu.
Grup yeniden kuzeye doğru ilerlemeye başladı.
Sabah saatleri sakin geçti.
Ana ticaret yolu üzerinde farklı yönlere giden tüccar kervanlarıyla karşılaşıyor, bazen de karşı yönden gelen maceracı gruplarını geride bırakıyorlardı.
Öğleye doğru yol genişlemeye başladı.
Toprak yolun iki yanında ekili tarlalar görülüyor, uzakta çalışan çiftçilerin sesleri rüzgârla birlikte kulaklarına ulaşıyordu.
Killian ufku işaret etti.
-Sanırım geldik.
Herkes aynı yöne baktı.
Uzakta, yüksek taş surlarla çevrili büyük bir şehir yükseliyordu.
Şehrin üzerinde farklı renklerde sancaklar dalgalanıyor, gözetleme kulelerinde nöbet tutan askerler seçilebiliyordu.
Ana kapıya doğru uzanan yol ise oldukça kalabalıktı.
Tüccarlar...
Paralı askerler...
Maceracılar...
Soyluların arabaları...
Ve yük taşıyan sayısız kervan...
Lina hayranlıkla konuştu.
-Burası düşündüğümden çok daha büyükmüş.
Elys başını salladı.
-Bölgenin en işlek şehirlerinden biri olduğu söyleniyordu.
-Anlaşılan söylentiler doğruymuş.
Aerion sessizce şehri izledi.
Bu şehir, kuzeye giden yol üzerindeki ilk büyük duraklarıydı.
Aynı zamanda planının ilk adımını atacağı yer...
İlk arena dövüşüne çıkacağı şehir.
Atını hafifçe mahmuzladı.
-Hadi.
-İçeri girelim.
Kim bilir...
Belki de bu şehrin insanları, bugün tarihe geçecek bir isme ilk kez tanıklık edeceklerdi.
Şehre yaklaştıkça ana yol üzerindeki kalabalık daha da arttı.
Tüccar kervanları, yük arabaları, paralı asker grupları ve farklı bölgelerden gelen yolcular uzun bir sıra oluşturmuştu.
Şehrin devasa taş surlarının önünde, giriş yapmak isteyen herkes tek tek kontrol ediliyordu.
Kapının iki yanında ağır zırhlı muhafızlar nöbet tutarken, ortadaki kontrol noktasında görevli memurlar gelenlerin kimliklerini inceliyor ve kayıt altına alıyordu.
Aerion dizginleri hafifçe çekti.
-Bekleyeceğiz.
Kimse itiraz etmedi.
Atlarından inerek sıranın yavaş yavaş ilerlemesini beklediler.
Love this story? Find the genuine version on the author's preferred platform and support their work!
Yaklaşık yarım saat sonra önlerindeki son kervan da işlemlerini tamamladı.
Görevli memur başını kaldırarak onlara baktı.
-Sıradakiler.
Beşli atlarını kontrol noktasına doğru sürdü.
Görevli önce Aerion'un karşısında durdu.
-İsminiz?
-Aerion.
Görevli uzatılan kimliği aldı.
Dikkatlice inceledikten sonra elindeki kayıt defteriyle karşılaştırdı.
Mührü ve bilgileri kontrol ettikten sonra başını hafifçe salladı.
Ardından kimliği geri uzattı.
-Sıradaki.
-Lina.
Görevli aynı işlemleri onun için de tekrarladı.
Herhangi bir sorun çıkmayınca kimliğini geri verdi.
Daha sonra Elys ve Killian'ın kimliklerini de tek tek kontrol etti.
Son olarak gözlerini grubun beşinci üyesini arar gibi etrafta gezdirdi.
-Hepsi bu kadar mı?
Aerion sakince cevap verdi.
-Evet.
Görevli başını salladı.
Kimliklerin son kez doğruluğunu kontrol ettikten sonra kayıt defterini kapattı.
Yüzünde resmî ama nazik bir ifade belirdi.
-Corivane Şehri'ne hoş geldiniz.
-Giriş işlemleriniz tamamlandı.
-Şehir içerisinde imparatorluk yasalarına uymanız ve kimliklerinizi yanınızda bulundurmanız zorunludur.
-İyi günler dilerim.
Bunu söyledikten sonra muhafızlara döndü.
-Geçiş izni verin.
Ağır demir kapının önündeki zincirler yavaşça kaldırıldı.
Muhafızlardan biri yana çekilerek yolu açtı.
-İçeri geçebilirsiniz.
Aerion hafifçe başını eğdi.
-Teşekkür ederim.
Grup yeniden atlarına bindi ve şehrin geniş taş caddelerine doğru ilerledi.
Kapıyı geçtikleri anda dışarıdaki uzun yolculuğun sessizliği yerini canlı bir şehrin hareketliliğine bıraktı.
Sokaklar insanlarla doluydu.
Esnafın sesleri, nal seslerine karışıyor...
Farklı dillerde yapılan pazarlıklar caddenin dört bir yanından yükseliyordu.
Corivane...
Kuzeye uzanan yolun en büyük ticaret şehirlerinden biri.
Ve Aerion'un adını ilk kez geniş kitlelere duyuracağı yer.
Şehrin ana caddesinde bir süre ilerledikten sonra kalabilecekleri uygun bir yer aramaya başladılar.
Corivane, ticaret yollarının kesişim noktasında bulunduğu için şehirde irili ufaklı onlarca han vardı.
Ancak Aerion, güvenlik ve rahatlık açısından daha kaliteli bir han tercih etmek istiyordu.
Yaklaşık on dakika sonra üç katlı büyük bir yapının önünde durdular.
Koyu meşe ağacından yapılmış tabelasında altın harflerle "Altın Geyik Hanı" yazıyordu.
Kapının önünde bağlı onlarca at ve birkaç gösterişli at arabası vardı.
İçeri girdiklerinde sıcak bir ortamla karşılaştılar.
Şöminede yanan ateş salonu ısıtıyor, yolcular masalarında yemek yerken tüccarlar kendi aralarında pazarlık yapıyordu.
Tezgâhın arkasındaki orta yaşlı hancı onları görünce gülümseyerek yaklaştı.
-Hoş geldiniz.
-Konaklamak mı istiyorsunuz?
Aerion başını salladı.
-Evet.
-Dört odaya ihtiyacımız var.
Hancı önündeki kayıt defterine göz attı.
-Boş odalarımız var.
-Nasıl odalar istersiniz?
-Bana tek kişilik oda yeter.
dedi Elys.
Lina da hemen ardından konuştu.
-Ben de tek kişilik bir oda alacağım.
Killian omuz silkti.
-Bana da tek kişilik oda yeterli.
Hancı son olarak Aerion'a döndü.
-Peki ya siz?
-Bana iki kişilik, geniş bir oda verin.
Hancı notunu aldı.
-Elbette efendim.
Tam o sırada Elys, Aerion'a dönerek hafifçe kıkırdadı.
-Rahatına biraz fazla düşkün birisin galiba.
Aerion'un dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
-Onun daha önceden yaptıklarını hatırlatmama gerek yok sanırım.
Elys'in yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
Bir anlığına bakışlarını kaçırdı.
-Tamam...
-O konuyu açmasak daha iyi olur.
Aerion omuz silkti.
-Ben sadece hatırlattım.
Lina ikisine şaşkınlıkla baktı.
-Neyden bahsediyorsunuz?
Killian da merakla söze girdi.
-Evet.
-Ben de hiçbir şey anlamadım.
Elys hızlıca başını iki yana salladı.
-Hiç önemli bir şey değil.
-Eski bir mesele.
Aerion da konuyu uzatmadı.
-Gerçekten önemli değil.
İkinizin bilmesine gerek yok.
Lina şüpheyle ikisine baktıysa da daha fazla üstelemedi.
-Belli ki sadece sizin aranızda geçen bir olay.
Killian hafifçe güldü.
-Bir gün öğrenirsem bunun hesabını sorarım.
Elys derin bir nefes verdi.
-Umarım o gün hiç gelmez.
Hancı, aralarındaki konuşmayı sessizce dinledikten sonra dört anahtarı tezgâhın üzerine bıraktı.
-Odalarınız ikinci katta.
-Görevli sizi odalarınıza götürecek.
Genç bir hizmetli öne çıktı.
-Lütfen beni takip edin.
Grup hizmetlinin peşinden ahşap merdivenlerden ikinci kata çıktı.
Koridor boyunca ilerledikten sonra hizmetli sırayla kapıları gösterdi.
-İlk oda sizin.
diyerek Elys'e anahtarı uzattı.
Hemen yanındaki oda Lina'ya aitti.
Koridorun karşı tarafındaki oda ise Killian'a ayrılmıştı.
Koridorun en sonunda bulunan, diğerlerinden daha geniş oda ise Aerion'undu.
Hizmetli saygıyla eğildi.
-İyi dinlenmeler dilerim.
-Herhangi bir ihtiyacınız olursa resepsiyona haber vermeniz yeterli.
Grup teşekkür ederek anahtarlarını aldı.
Birer birer odalarına girdiler.
Uzun yolculuğun yorgunluğunu atmak için herkesin biraz dinlenmeye ihtiyacı vardı.
Corivane'deki ilk günleri ise daha yeni başlıyordu.
Aerion odasının kapısını kapattıktan sonra derin bir nefes verdi.
Uzun yolculuğun ardından ilk kez gerçekten dinlenebileceği bir yere gelmişti.
Sırtındaki çantasını çıkarıp odanın köşesine bıraktı.
Astraeus'u dikkatlice duvara yasladı.
Ardından sırtındaki saf mana kılıcını çıkarıp yatağın yanına koydu.
Odanın ortasında birkaç saniye sessizce durdu.
Sonra ağır adımlarla yatağa ilerledi ve üzerine oturdu.
Yatak, yol boyunca kullandıkları sert zeminlere kıyasla oldukça rahattı.
Aerion tam gözlerini kapatacakken...
Saf mana kılıcı hafifçe parlamaya başladı.
Mavi ışık kısa sürede insan siluetine dönüştü.
Selwyn kılıcın içinden çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı.
Bu kez yüzünde her zamanki rahat ifade yerine hafif bir utangaçlık vardı.
Kulaklarına kadar uzanan belli belirsiz bir kızarıklıkla Aerion'a baktı.
-Biraz önce...
-Aşağıda söylediğin söz...
-Benim aklıma bir şeyi getirdi.
Aerion kaşını hafifçe kaldırdı.
-Hangi şeyi?
Selwyn birkaç saniye tereddüt etti.
-O güne gönderme mi yaptın...
-Yoksa başka bir şeyi mi kastettin?
Aerion birkaç saniye onu sessizce izledi.
Ardından omuz silkti.
-İkinizle de aşağı yukarı aynı olayları yaşadım.
-Kim üstüne alınır bilemem.
Selwyn'in yüzündeki kızarıklık biraz daha belirginleşti.
-Bunu özellikle söyledin, değil mi?
Aerion'un yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
-Belki.
Selwyn derin bir nefes verdi.
-Bir anlığına gerçekten bana söylediğini düşündüm.
Bunu söyler söylemez yatağın üzerine çıktı.
Dizlerinin üzerinde Aerion'a doğru yaklaştı.
Sonra omzuna hafifçe yumruk attı.
-Haksızlık bu.
-Böyle imalı konuşmayı bırak.
Aerion, omzuna aldığı hafif darbeye aldırış etmedi.
-Ben kimsenin adını vermedim.
-Suçlu hisseden sensin.
Selwyn birkaç saniye ona baktı.
Sonra istemsizce gülmeye başladı.
-Gerçekten bazen sinir bozucu olabiliyorsun.
Aerion da hafifçe gülümsedi.
-Bunu iltifat olarak kabul ediyorum.
Odadaki sessizlik, kısa süreli kahkahalarının ardından yeniden geri döndü.
Uzun yolculuğun yorgunluğu ikisinin de üzerinde hissediliyordu.