Aradan birkaç gün geçmişti.
Batı Ticaret Birliği Konağı'nda geçirdikleri süre boyunca yolculuk için gerekli hazırlıkları tamamlamış, açık artırmadan aldıkları kadim kitabı güvenli bir şekilde muhafaza etmiş ve ihtiyaç duyacakları erzakları temin etmişlerdi.
Güneş henüz ufkun ardından yükselmeye başlarken, şehrin devasa kapıları ağır bir gürültüyle açıldı.
Sabah sisi taş yolların üzerine ince bir örtü gibi çökmüştü.
Şehir yavaş yavaş uyanırken beş kişilik grup kapılardan dışarı çıktı.
En önde beyaz atının üzerinde ilerleyen Aerion vardı.
Belinde Astraeus...
Sırtında ise Lina'nın saf manadan oluşturduğu mana kılıcı asılıydı.
Hemen arkasında Lina, Elys ve Killian ilerliyordu.
Selwyn ise her zamanki gibi görünürde yoktu.
Günün büyük bölümünü, kendisi için bir yuva hâline gelen saf mana kılıcının içinde geçiriyordu.
Aerion son kez arkasına dönüp şehrin yüksek surlarına baktı.
Bu şehirden yalnızca yeni müttefikler kazanarak ayrılmıyordu.
Aynı zamanda ailesinin geçmişine dair yıllardır gizli kalan gerçekleri de öğrenmişti.
Argentis'in Gölge Eli'nin hâlâ hayatta olduğunu öğrenmiş...
Argentis Hanedanı'nın bilinmeyen tarihine ulaşmış...
Ve Thyraxis Hanedanı'nın mirasının düşündüğünden çok daha büyük olduğunu keşfetmişti.
Şimdi ise önlerinde tek bir hedef vardı.
Kuzey.
Argentis Hanedanı'nın eski toprakları...
Ve onları bekleyen sayısız cevap.
Atların nal sesleri taş yolu geride bırakırken şehir yavaş yavaş ufukta küçüldü.
Yerini geniş ovalar, sık ormanlar ve uzakta yükselen dağ sıraları aldı.
Hiç kimse konuşmuyordu.
Uzun yolculuğun ilk saatleri, yalnızca rüzgârın uğultusu ve atların düzenli adımlarıyla geçiyordu.
Aerion gözlerini kuzeye çevirdi.
İçinde garip bir his vardı.
Sanki bu yolculuk yalnızca geçmişin sırlarını ortaya çıkarmayacak...
Aynı zamanda bütün kıtanın kaderini değiştirecek olayların da başlangıcı olacaktı.
Sabah saatleri öğlene yaklaşırken yolculuk sakinliğini koruyordu.
Geniş toprak yollar, zaman zaman sık ormanların arasından geçiyor, ardından yeniden uçsuz bucaksız ovalara ulaşıyordu.
Rüzgâr, atların yelelerini hafifçe savururken gökyüzünde tek bir bulut bile görünmüyordu.
Uzun süredir herhangi bir canavarla ya da haydut grubuyla karşılaşmamışlardı.
Bu da yolculuğu beklenmedik şekilde huzurlu hâle getiriyordu.
Bir süre sonra Killian sessizliği bozdu.
-Şunu söylemeliyim ki...
-Bu kadar sakin geçen bir yolculuğa alışık değilim.
Lina hafifçe gülümsedi.
-Her gün ölüm kalım savaşı yaşayacak değiliz.
-Biraz huzurun tadını çıkar.
Elys de gülümseyerek söze katıldı.
-Killian'ın haklı olduğu bir nokta var.
-Biz ne zaman yola çıksak başımıza bir felaket geliyor.
Killian kahkaha attı.
-İşte tam da bundan bahsediyorum.
-Bu sessizlik bana hiç güven vermiyor.
Lina gözlerini devirerek cevap verdi.
-Sen gerçekten sorun çıkmasını mı istiyorsun?
-Elbette hayır.
-Ama bu kadar sakin olunca insan ister istemez şüpheleniyor.
Üçü kendi aralarında konuşmaya devam ederken Aerion sessizce önlerine uzanan yolu izliyordu.
Dışarıdan bakıldığında tek başınaymış gibi görünüyordu.
Ancak zihninde iki farklı ses yankılanıyordu.
"Oldukça sessiz bir yolculuk oluyor."
Astraeus'un sesi her zamanki gibi sakindi.
Aerion içinden cevap verdi.
"Bazen sessizlik yaklaşan fırtınanın habercisidir."
Bu kez Selwyn konuştu.
"Yine fazla düşünüyorsun."
"Şimdilik önümüzde sadece uzun bir yol var."
Aerion hafifçe gülümsedi.
"Belki de haklısın."
"Ama kuzeye vardığımızda işler değişecek"
Astraeus kısa bir süre sustu.
"Planın nedir?"
Aerion bakışlarını ufuktan ayırmadı.
"İlk olarak Gölge Eli'nin topladığı emanetleri bir araya getireceğim."
"Argentis'e ait kayıtları inceleyeceğim."
"Daha sonra da eski malikâneye gidip geride ne kaldığını göreceğim."
Selwyn düşünceli bir ses tonuyla konuştu.
"Bundan sonrası?"
Aerion'un gözleri kararlılıkla parladı.
"Bundan sonrası daha önemli."
"Yol boyunca uğrayacağımız şehirlerde arenalar olduğunu biliyorum."
Selwyn hafifçe güldü.
"Yani dövüşmeye başlayacaksın."
"Evet."
"Bunun birkaç nedeni var."
"Dinliyorum."
"İlk olarak..."
"Gücümü sınamam gerekiyor."
"Gerçek savaş tecrübesi, sürekli dövüşmeden kazanılmaz."
"Bir rakibi öldürmek ile onu yenmek arasında büyük fark vardır."
Astraeus onaylarcasına konuştu.
"Doğru."
"Her dövüş farklı bir ders bırakır."
Aerion devam etti.
"İkinci neden ise ün."
"Bir gün Argentis Hanedanı'nı yeniden ayağa kaldıracaksam..."
"İnsanların önce ismimi duyması gerekiyor."
Selwyn hafifçe başını salladı.
"Üçüncü neden de para."
Aerion gülümsedi.
"Elbette."
"Hanedanlar yalnızca güçle ayakta kalmaz."
"Altın da en az kılıç kadar önemlidir."
"Arena ödülleri..."
"Bize uzun süre yetecek kadar gelir sağlayabilir."
Astraeus birkaç saniye sessiz kaldı.
"Peki Thessaryn İmparatorluğu'na girdiğinde?"
Aerion'un yüzündeki gülümseme kayboldu.
Yerini soğuk bir kararlılık aldı.
"İmparatorluk sınırlarına girdiğimde de arena dövüşlerine katılmaya devam edeceğim."
Selwyn merakla sordu.
"Sadece para ve ün için mi?"
Aerion yavaşça başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Bu kez amacım farklı olacak."
Kısa bir sessizlik oluştu.
Rüzgârın sesi, atların nal seslerine karışıyordu.
Aerion'un sesi zihninde yankılandı.
"İmparatorluğun her şehrinde..."
"Her arenasında..."
"Herkes tek bir ismi duymaya başlayacak."
"Ve o isim..."
diye sordu Astraeus.
Aerion'un cevabı hiç tereddüt içermiyordu.
"Argentis."
"Ben yalnızca kendi adımı duyurmayacağım."
"Herkese... "
"Argentis'in geri döndüğünü ilan edeceğim."
Bu sözlerden sonra ne Selwyn ne de Astraeus hemen cevap verdi.
İkisi de Aerion'un bu sözleri rastgele söylemediğini biliyordu.
Bu...
Yıllardır içinde taşıdığı yeminin ilk adımıydı.
Birkaç dakika sonra Astraeus'un sesi yeniden duyuldu.
"Thessaryn imparatoru bunu duyduğu gün..."
"Senin peşine yalnızca ödül avcılarını değil..."
"Ordularını da gönderecektir."
Aerion'un cevabı sakindi.
"Biliyorum."
"Ama zaten bir gün karşıma çıkacaklardı. "
"Ben sadece o günü biraz öne çekmiş olacağım."
Selwyn hafifçe güldü.
"Gerçekten delice bir plan."
Aerion ufka bakmayı sürdürdü.
"Belki."
"Ama korkarak saklanırsam..."
"Argentis Hanedanı hiçbir zaman yeniden doğamaz."
Bu sözlerden sonra üçü de sessizliğe gömüldü.
Önde uzanan yol, kuzeye doğru devam ediyordu.
Ve Aerion'un zihninde şekillenen plan...
Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti.
Akşam çökmeye başladığında grup, yolun hemen dışında akan berrak bir nehrin kıyısında kamp kurdu.
Gün batımının kızıllığı suyun üzerine vuruyor, hafif esen rüzgâr nehrin yüzeyinde küçük dalgalar oluşturuyordu.
Lina ve Elys akşam yemeğini hazırlarken Killian da kamp ateşi için birkaç kalın odun getiriyordu.
Aerion ise kamptan biraz uzaklaşmıştı.
Nehre bakan yaşlı bir ağacın dibine oturdu.
Sırtını kalın gövdeye yasladı.
Astraeus'u sağ tarafına dikkatlice bıraktı.
Yanındaki saf mana kılıcı ise kısa bir süre hafifçe parladı.
Mavi ışık yavaş yavaş insan siluetine dönüştü.
Selwyn, kılıcın içinden çıkarak derin bir nefes aldı.
-İşte bu...
-Bütün günü kılıcın içinde geçirmek gerçekten sıkıcı.
Kollarını iki yana açarak esnedi.
Ardından birkaç adım atıp nehir kıyısında yürümeye başladı.
Bazen küçük taşları ayağıyla suya doğru itiyor...
Bazen de hiçbir sebep yokken gökyüzüne bakıyordu.
Aerion ise sessizce nehri izlemeye devam etti.
Bir süre sonra Astraeus'un sesi duyuldu.
"Uzun zamandır böyle sakin bir akşam yaşamamıştık."
Aerion hafifçe başını salladı.
-Evet.
-Sürekli savaşırken böyle anların değerini insan daha iyi anlıyor.
Selwyn uzaktan seslendi.
-Bir şey sorabilir miyim?
-Sor.
-Eğer bir ejderha ile bir balina dövüşse kim kazanır?
Aerion birkaç saniye sessiz kaldı.
-Selwyn...
-Bu soruyu neden soruyorsun?
Selwyn omuz silkti.
-Bilmiyorum.
-Aklıma geldi.
Aerion derin bir nefes verdi.
-Ejderhanın türüne göre değişir.
-Sıradaki soru.
Selwyn birkaç saniye düşündü.
-Peki...
-Bir gün uyandığında saçlarının siyah olduğunu görsen ne yaparsın?
Aerion gözlerini kapattı.
-Büyük ihtimalle bunun bir lanet olduğunu düşünürüm.
Selwyn kahkaha attı.
-Güzel cevap.
Birkaç adım daha yürüdü.
Sonra yeniden konuştu.
-Bir tane daha.
Aerion bu kez gözlerini bile açmadı.
-Devam et.
-Boynuzlarım daha havalı mı...
-Yoksa kanatlarım mı?
Aerion kısa bir süre düşündü.
-Boynuzların.
Selwyn durduğu yerde kaldı.
-Gerçekten mi?
-Evet.
-Kanatların zaten gizli.
-Boynuzların seni daha farklı gösteriyor.
Selwyn memnun bir ifadeyle başını salladı.
-Demek zevkin fena değilmiş.
Astraeus'un sesi hafif bir alay taşıyordu.
"İlk kez bir iblisin saatlerce kendi boynuzlarını övdüğünü görüyorum."
Selwyn hemen karşılık verdi.
-Ne var bunda?
-Herkes güçlü olduğu yönü sever.
"Ben de binlerce yıldır bir kılıcım."
"Fakat sürekli kendimden bahsetmiyorum."
-Belki de konuşmayı bilmiyorsundur.
"Oldukça iyi konuştuğumu düşünüyorum."
Aerion ikisinin atışmasını sessizce dinledi.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Uzun zaman sonra...
İlk kez bu kadar sıradan bir an yaşıyordu.
Ne ölüm kalım savaşı vardı...
Ne de kaçmaları gereken bir düşman.
Sadece akan nehrin sesi...
Ateşin uzaktan görünen ışığı...
Ve biri kadim bir kutsal kılıç, diğeri enerjisini atmaya çalışan genç bir iblis olan iki yol arkadaşının bitmek bilmeyen konuşmaları vardı.
Bir süre sonra Selwyn yeniden Aerion'un yanına geldi.
Ağaca yaslanarak yere oturdu.
-Bir soru daha soracağım.
Aerion hafifçe iç çekti.
-Sor bakalım.
-Eğer ileride çok büyük bir hanedan kurarsan...
-Beni ne yapmayı düşünüyorsun?
Aerion bu kez soruyu ciddiyetle düşündü.
-Seni mi?
-Evet.
-Beni.
Aerion'un cevabı gecikmedi.
-Sözleşmemiz sürdüğü sürece...
-Yanımda olacaksın.
-Sözleşme sona erdiğinde ise...
-Kendi yolunu seçmekte özgür olacaksın.
Selwyn birkaç saniye sessiz kaldı.
Beklediği cevap bu değildi.
-Beni zorla yanında tutmayacak mısın?
Aerion başını iki yana salladı.
-Hayır.
-İttifak zorla kurulmaz.
-Sen benim müttefikimsin.
-Hizmetkârım değil.
Selwyn hafifçe gülümsedi.
-İşte bu yüzden...
-Seninle sözleşme imzaladığıma pişman değilim.
Nehir, gecenin sessizliği içinde akmaya devam ediyordu.
Gökyüzünde ilk yıldızlar görünmeye başlarken, üçlü uzun bir süre daha aynı yerde kaldı.
Hiçbiri konuşmasa bile...
Bu sessizlik, kelimelerden çok daha huzurluydu.