Mağaranın sessizliği geride kalmıştı.
Beş kişilik grup, Elys'in algılama büyüsünün gösterdiği dar tünele girerek ağır adımlarla ilerliyordu. Yol, geldikleri geçitten çok daha dardı. Bazı noktalarda tavandan sarkan keskin kaya parçalarının altından eğilerek geçmeleri, bazı yerlerde ise dizlerine kadar yükselen buz gibi suyun içinde yürümeleri gerekiyordu.
Kristal fenerlerden biri çoktan sönmüştü.
Diğeri ise yalnızca birkaç adım önlerini seçebilecek kadar zayıf bir ışık yayıyordu.
-Yakında tamamen sönecek.
dedi Lina, fenerin içindeki kristale bakarak.
-Bunu ben de fark ettim.
diye karşılık verdi Killian.
-Ama artık geri dönme gibi bir şansımız da yok.
Aerion en önde ilerliyordu.
Ork baltası omzunda, diğer elinde ise mana ile güçlendirilmiş kılıcı vardı.
Zaman zaman duruyor, koridorun ilerisini dinliyordu.
Sessizlik...
Ne bir ork sesi...
Ne de başka bir canavarın varlığı hissediliyordu.
Bu durum kimsenin içini rahatlatmıyordu.
Elys gözlerini kısa süreliğine kapattı.
-Önümüzde canlı bir şey hissetmiyorum.
-Burası güvenli görünüyor.
-Görünüyor mu?
diye sordu Killian.
-Bu kelimeyi hiç sevmedim.
Selwyn, duvara yaslanarak yürümeye devam ediyordu.
Her ne kadar Lina'nın büyüsü hayatını kurtarmış olsa da vücudu hâlâ güçsüzdü.
Bunu fark eden Aerion hızını düşürdü.
-Yorulduysan söyle.
-Dururuz.
Selwyn başını iki yana salladı.
-Hayır.
-Bu kadar yolu tek başıma kaçarken katettim.
-Bunu da yürüyebilirim.
Killian hafifçe güldü.
-İnatçılık konusunda sen de Aerion'a benziyorsun.
Lina da gülümsemekten kendini alamadı.
-Bence tam tersine...
-Aerion ona benziyor.
Aerion omzunun üzerinden kısa bir bakış attı.
-Boş konuşmayı bırakın.
-Yolumuza odaklanın.
Bu söz üzerine Killian gülerek ellerini kaldırdı.
-Tamam kaptan.
-Bir daha şikâyet etmeyeceğim.
Yaklaşık iki saat boyunca durmaksızın yürüdüler.
Dar tünel zaman zaman yükseliyor, zaman zaman yeniden alçalıyordu.
Bir noktada önlerini devasa kaya parçaları kapattı.
Geçit tamamen çökmemişti, ancak ilerleyebilmek için dar bir boşluktan sürünmeleri gerekiyordu.
İlk geçen Aerion oldu.
Ardından Lina, Elys ve Killian.
En son Selwyn geldi.
The story has been taken without consent; if you see it on Amazon, report the incident.
Boynuzları kayalara takılınca bir an duraksadı.
Killian hemen eğilerek birkaç taşı yerinden oynattı.
-Biraz daha genişledi.
-Artık geçebilirsin.
Selwyn başını hafifçe eğdi.
-Teşekkür ederim.
Yaklaşık bir kilometre daha ilerledikten sonra...
Havada farklı bir koku hissettiler.
Toprak...
Çimen...
Ve rüzgâr.
Elys'in yüzünde uzun zamandır görülmeyen bir gülümseme belirdi.
-Hissediyor musunuz?
Lina derin bir nefes aldı.
-Temiz hava...
-Yüzeye çok yakınız.
Kimse istemsizce adımlarını hızlandırdı.
Birkaç dakika sonra tünelin sonunda ince bir ışık huzmesi belirdi.
O ışık her adımda biraz daha büyüdü.
Sonunda Aerion son kaya parçasını kenara itti.
Parlak gün ışığı gözlerini kamaştırdı.
Beşi de tek tek mağaradan dışarı çıktı.
Yıllar sonra ilk kez...
Gökyüzünü görüyorlardı.
Mavi gökyüzü, üzerlerinde sonsuzluğa uzanıyordu.
Rüzgâr yüzlerine çarparken etraflarını geniş çayırlar ve seyrek ağaçlar çevreliyordu.
Aerion arkasına dönüp mağaranın ağzına baktı.
Doğal kaya oluşumlarının arasına öylesine ustaca gizlenmişti ki, birkaç metre öteden bile fark edilmesi neredeyse imkânsızdı.
Elys çevresini dikkatle inceledi.
-Uzakta...
Bir tepenin üzerine çıktı.
Gözlerini kısarak ufka baktı.
-Orada.
Herkes onun baktığı yöne döndü.
Yaklaşık üç kilometre ötede, yüksek taş surlarla çevrili büyük bir şehir yükseliyordu.
Lina yavaşça konuştu.
-Demek...
-Gerçekten başka bir çıkış varmış.
Killian derin bir nefes verdi.
-Mağarada yaklaşık beş kilometre yürümüşüz.
-Ve sonunda...
-Edward'ın beklemediği bir yerden çıktık.
Aerion'un gri gözleri uzaktaki şehre çevrildi.
-Yolculuğumuz yeni başlıyor.
-Bundan sonra yapacağımız her hata...
-Bizi yeniden zincirlere vurabilir.
Aerion, mağaranın girişinde bir an durdu.
Omzundaki ork baltasını yavaşça eline aldı.
Silahı birkaç saniye boyunca inceledi.
Üzerine kazınmış yabancı semboller, gün ışığında daha belirgin görünüyordu.
Sonra omzunu hafifçe geriye çekti.
Ve baltayı, geldiği mağaranın karanlığına doğru fırlattı.
Devasa silah taş zemine çarptı.
Tak!
Ses, tünelin derinliklerinde yankılanarak gözden kayboldu.
Killian şaşkınlıkla ona baktı.
-Onu neden attın?
-Az önce hayatını kurtaran silahtı.
Aerion omzundaki mana kılıcını düzeltti.
-Artık mağaradan çıktığımıza göre bu baltaya ihtiyacım yok.
Elini kılıcının kabzasına koydu.
-Hâlihazırda bir kılıcım varken ne diye balta kullanayım ki?
-Hele ki bir ork baltası...
-Canavarların kalın derilerini parçalamak ve ağır hasar vermek konusunda oldukça başarılı olabilir.
-Ama benim tarzım değil.
Lina hafifçe gülümsedi.
-Sana zaten hiç yakışmıyordu.
-Balta taşıyan bir şövalye görmek biraz garipti.
Aerion omuz silkti.
-O silah sadece şartlar gereği elimdeydi.
-Kılıç...
-Benim için her zaman daha doğal.
Selwyn dikkatle Aerion'un elindeki mana kılıcına baktı.
-Duruşundan belli oluyor.
-Onu ilk kez tutmuyormuşsun gibi kullanıyorsun.
Aerion kısa bir an sustu.
-Büyük ölçüde doğru.
-Kılıç kullanmayı bana öğreten kişi...
-Büyükbaban Bertram'dı.
Selwyn'in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
-O zaman...
-Büyükbabamın mirası gerçekten yaşamaya devam ediyor.
Aerion başını hafifçe salladı.
-Yalnızca mirası değil.
-Öğrettikleri de.
Selwyn'in bakışları hâlâ Aerion'un elindeki mana kılıcındaydı.
Sessizce konuştu.
-Demek...
-Büyükbabamın mirası gerçekten yaşamaya devam ediyor.
Aerion başını hafifçe salladı.
-Yalnızca mirası değil.
-Öğrettikleri de.
Kısa bir sessizliğin ardından Selwyn'e döndü.
-Bertram bana yalnızca temel kılıç eğitimini vermedi.
-Ashryn Hanedanı'na özgü teknikleri de öğretti.
Selwyn'in gözleri şaşkınlıkla açıldı.
-Ne dedin?
-Ashryn tekniklerini mi biliyorsun?
-Evet.
-Elbette tamamını değil.
-Ama bana aktarabileceklerini eksiksiz öğretti.
Selwyn bir süre konuşamadı.
-Bu... mümkün değil.
-O teknikler yalnızca hanedan üyelerine öğretilirdi.
Aerion hafifçe gülümsedi.
-Biliyorum.
-Bu yüzden onları bana öğretmeden önce günlerce düşündü.
-Sonunda ise...
-"Eğer Ashryn soyu tamamen yok olursa, bu teknikler de benimle birlikte ölecek." dedi.
-Ben de onları sana emanet ediyorum.
-Bir gün gerçek bir Ashryn ile karşılaşırsan...
-Ona geri ver.
Selwyn'in boğazı düğümlendi.
-Dedem...
Gerisini getiremedi.
Aerion sözlerini sürdürdü.
-İstersen...
-Sana bildiğim her şeyi öğretebilirim.
-Bunlar zaten sana ait.
-Ben yalnızca yıllardır emanetçiliğini yaptım.
Selwyn yavaşça başını eğdi.
Gözlerinde minnet ve kararlılık aynı anda okunuyordu.
-Öğrenmek isterim.
-Hayır...
-Öğrenmek zorundayım.
-Ashryn Hanedanı'nın son üyesi olarak, dedemin mirasını yeniden ayağa kaldırmak benim sorumluluğum.
Aerion hafifçe başını salladı.
-O hâlde uygun bir zaman bulduğumuzda eğitime başlayacağız.
-Ama önce...
-Özgürlüğümüzü kazanmamız gerekiyor.
Selwyn de aynı kararlılıkla karşılık verdi.
-Evet.
-Bu kez sadece kendi özgürlüğümüz için değil...
-Geleceğimiz için savaşacağız.
Lina ufuktq yükselen şehir surlarına bakarken sessizliği bozdu.
-Peki şu anda tam olarak neredeyiz?
-Uzun zamandır buradayız ama yaşadığımız yer hakkında pek bir bilgim yok.
Aerion derin bir nefes aldı.
Bakışlarını güney ufkuna çevirerek konuştu.
-Güney Kıtası'ndayız.
-Slyvar Krallığı'nın sınırları içerisindeyiz.
-Burası madenleri ve köle ticaretiyle tanınan bir krallık.
Killian kaşlarını çattı.
-Yani Edward'ın da faaliyet gösterdiği bölge burası.
-Evet.
diye cevap verdi Aerion.
-Hem de tam merkezlerinden biri.
-Eğer mağaradaki girişe ulaştılarsa, ork cesetlerini ve savaşın izlerini çoktan görmüşlerdir.
-Bizi bulamayınca da çevrede arama başlatacaklardır.
Lina, uzaktaki şehre baktı.
-O hâlde oraya gitmemiz mümkün değil.
-Aynen öyle.
-Orası şu anda gidebileceğimiz en tehlikeli yer.
-Eğer şehre girersek bizi tanıyan biriyle karşılaşmamız an meselesi olur.
Elys düşünceli bir ifadeyle konuştu.
-O zaman ne yapacağız?
Aerion kuzeyi işaret etti.
-Buradan uzaklaşacağız.
-Birkaç gün boyunca ana yolları kullanmadan ilerleyeceğiz.
-Buraya daha uzak olan başka bir şehre gideceğiz.
-Orada yeni kimlikler, kıyafetler ve ihtiyaçlarımızı temin edeceğiz.
Selwyn başını hafifçe eğdi.
-Peki sonra?
Aerion'un gri gözleri kararlılıkla parladı.
-Sonra kuzeye doğru yola çıkacağız.
-Hedefimiz Kaervost Dükanlığı.
-Önümüzde uzun, tehlikeli ve yorucu bir yol var.
-Ama artık...
-Bu yolun sonunda bizi bekleyen bir hedefimiz de var.
Beşi de son kez arkalarındaki mağaraya baktı.
Ardından hiçbir şey söylemeden yönlerini kuzeye çevirdiler.
Özgürlüğe giden yol, o anda attıkları ilk adımla başlamıştı.