Açıklığa yeniden sessizlik hâkim olmuştu.
Az önce yaşanan düellonun izleri hâlâ her yerdeydi. Çatlamış toprak, parçalanmış kayalar ve kırık silahlar... Her biri, iki kılıç ustasının çarpışmasının geride bıraktığı sessiz kanıtlardı.
Roderic, kırılmış kılıcının parçalarını yavaşça yerden topladı.
Parmaklarını keskin çelik üzerinde gezdirdi.
Sonra başını kaldırıp Aerion'a baktı.
Yüzünde yenilmiş bir savaşçının pişmanlığı değil, yeni bir şey öğrenmiş olmanın verdiği huzur vardı.
-Bir şey sormak istiyorum.
Aerion sessizce başını salladı.
-Sor.
Roderic derin bir nefes aldı.
-O düelloda...
-Uzay, zaman ve boyut üzerine bu kadar farklı tekniği nasıl kullanabildin?
-Böyle teknikleri hayatımda ilk kez gördüm.
-Üstelik...
-Bu kadar çok bilgiye nasıl sahipsin?
Aerion, mana kılıcını kınına yerleştirdi.
-Kuzey'in On Üç Büyük Şövalye Hanedanı'nın her biri, belirli bir alanda diğerlerinden üstündür.
-Kimi ateşi mükemmelleştirir.
-Kimi yıldırımı...
-Kimi ise yaşamı ya da ölümü.
Kısa bir an durdu.
-Benim ailem...
-Argentis Hanedanı...
-Uzay, zaman ve boyut üçlemesinde uzmanlaşmıştı.
-Bu teknikler, nesiller boyunca yalnızca hanedanın üyelerine aktarılırdı.
Roderic başını hafifçe eğdi.
-Demek söylentiler doğruymuş...
-Argentis gerçekten eşsiz bir hanedanmış.
Bu kez söze Elys girdi.
-Madem bu kadar güçlü tekniklere sahiptin...
-Neden şimdiye kadar hiç kullanmadın?
Hepimiz seni mağarada ve orklarla savaşırken gördük.
-Bunların hiçbirini kullanmamıştın.
Aerion'un yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
-Bunun iki nedeni var.
İşaret parmağıyla elindeki kılıcı gösterdi.
-Bu teknikleri kaldırabilecek kadar kaliteli ve sağlam bir kılıç uzun zamandır elime geçmedi.
-En ufak bir hatada sıradan bir kılıç parçalanırdı.
Bakışlarını Roderic'e çevirdi.
-İkinci neden ise...
-Üzerlerinde kullanmaya değer bir rakiple ilk kez karşılaşıyorum.
Roderic kısa süre sessiz kaldı.
Ardından istemsizce güldü.
-Bana iltifat mı ettin, yoksa aşağılıyor musun, hâlâ karar veremedim.
Killian da kahkaha attı.
-Bence ikisi de.
Lina başını iki yana salladı.
-Sizin kılıç ustalarının konuşma şekli gerçekten garip.
Aerion omuz silkti.
-Gerçek bazen garip duyulur.
Roderic, kırık kılıcının son parçasını da eline aldı.
-Bugün çok şey kaybettim.
-Ama sanırım...
Find this and other great novels on the author's preferred platform. Support original creators!
-Kazandıklarımdan daha değerli değiller.
Sonra elini Aerion'a uzattı.
-Tebrik ederim.
-Bu düellonun galibi sensin, Aerion Argentis.
Roderic ile Aerion'un tokalaşmasının ardından açıklıktaki gergin hava yavaş yavaş dağıldı.
Az önce kılıçlarını çeken muhafızlar, şimdi sessizce yaralı arkadaşlarına yardım ediyordu. Tüccarlar ise hâlâ Aerion'a farklı gözlerle bakıyorlardı.
Yaşlı tüccar ağır adımlarla öne çıktı.
Yüzünde önceki sert ifadeden eser kalmamıştı.
-Benim adım Albrecht.
-Batı Ticaret Birliği'nin bu kafilesinden sorumluyum.
Söz verdiğim gibi...
-Siz artık bizim misafirimizsiniz.
Aerion başını hafifçe eğdi.
-Teşekkür ederim.
Albrecht elini kaldırarak kafiledekilere seslendi.
-Hazırlanın!
-Serevin'e hareket ediyoruz!
İki gün süren yolculuk boyunca kafile ana ticaret yolunu takip etti.
Roderic zaman zaman Aerion'la kılıç üzerine sohbet ediyor, Elys tüccarlardan Güney Kıtası hakkında bilgiler topluyor, Lina ise yaralı muhafızların tedavisine yardım ediyordu.
Killian ise neredeyse her mola sırasında muhafızlarla bilek güreşi yapıp onları tek tek yeniyordu.
Selwyn ise Kan Sözleşmesi sayesinde çoğu zaman Aerion'un kılıcının içinde kalıyor, yalnızca geceleri kimsenin olmadığı anlarda dışarı çıkıyordu.
İkinci günün akşamına doğru...
Ufukta devasa taş surlar görünmeye başladı.
Surların üzerinde mavi ve altın renkli sancaklar dalgalanıyordu.
Yüksek gözetleme kuleleri, şehri çevreleyen nehrin iki yakasını kontrol ediyordu.
Albrecht gülümsedi.
-Serevin'e hoş geldiniz.
-Burası Güney Kıtası'nın en büyük ticaret şehirlerinden biridir.
-Onlarca krallığın tüccarları burada buluşur.
Edward'ın adamlarının sizi burada bulması kolay olmayacaktır.
Şehir kapısından içeri girdiklerinde kalabalık onları adeta yuttu.
Her sokakta farklı bir dil konuşuluyor...
Farklı kıyafetler giyen insanlar yan yana yürüyordu.
Baharat kokuları, demirhanelerden yükselen çekiç sesleri ve pazarcıların bağırışları birbirine karışıyordu.
Killian hayranlıkla etrafına baktı.
-Böyle büyük bir şehir gördüğümü hatırlamıyorum.
Lina da başını kaldırıp yüksek binaları inceledi.
-Sanki bambaşka bir dünyaya geldik.
Albrecht onları doğrudan Batı Ticaret Birliği'nin şehir merkezindeki büyük konağına götürdü.
Konağın girişinde bekleyen görevliler hemen eğilerek selam verdiler.
-Beyefendi.
-Hoş geldiniz.
Albrecht hiç vakit kaybetmeden emir verdi.
-Bu dört kişi artık benim misafirimdir.
-Onlara hamam hazırlayın.
-Yeni kıyafetler getirin.
-Karınlarını doyurun.
-Ve...
-Bir noter çağırın.
Aerion kaşını hafifçe kaldırdı.
-Noter mi?
Albrecht başını salladı.
-Evet.
-Sizler köle olarak kaçmış olabilirsiniz.
-Ama Batı Ticaret Birliği'nin koruması altına girdiğiniz andan itibaren durum değişti.
-Bizim ticaret bölgelerimizde, gerekli yetkiyle kölelerin özgürlüğünü satın alma ve bunu resmî kayıtlara geçirme hakkımız var.
-Bugünden itibaren hiç kimse sizi yasal olarak köle ilan edemeyecek.
Yaklaşık yarım saat sonra yaşlı bir noter konağa geldi.
Masanın üzerine resmî belgeleri yerleştirdi.
Albrecht gerekli ücreti ödedi.
Belgeleri tek tek imzaladı.
Noter son mührü de bastıktan sonra ayağa kalktı.
-Artık resmî olarak özgür bireylersiniz.
Sözler odada yankılandı.
Kimse birkaç saniye konuşamadı.
Killian yavaşça ellerine baktı.
-Gerçekten...
-Bitti mi?
Lina'nın gözleri dolmuştu.
-Boynumuzdaki zincirler görünmez olmuştu...
-Ama meğer hâlâ üzerimizdeymiş.
Elys derin bir nefes verdi.
-İlk defa...
-Geleceğimizi kendimiz seçebileceğiz.
Aerion sessizce önündeki belgeye baktı.
Yıllarca uğruna savaştığı özgürlük...
İlk kez gerçekten elindeydi.
Albrecht gülümseyerek tekrar konuştu.
-Bir söz daha vermiştim.
-Yeni bir başlangıç için...
-Yeni kıyafetler.
Birkaç görevli içeri girdi.
Ölçülerini aldıktan sonra kaliteli kumaşlardan hazırlanmış giysileri önlerine koydular.
Yıpranmış köle kıyafetleri geride kalırken...
Dört genç, hayatlarının yeni dönemine ilk adımlarını atıyordu.
Gece, Serevin'in üzerine sessizce çökmüştü.
Batı Ticaret Birliği konağının koridorları, gündüzün hareketliliğinin ardından sakinleşmişti.
Yıllar sonra ilk kez...
Aerion, Elys, Lina ve Killian demir parmaklıkların ardında değil, gerçek yatakların bulunduğu odalarda kalıyordu.
Ne ayaklarında zincir vardı...
Ne de ertesi sabah bir kırbacın sesiyle uyanacaklardı.
Özgürlük...
Hâlâ alışmaları gereken bir histi.
Aerion odasının penceresinin önünde durmuş, aşağıdaki şehri izliyordu.
Taş sokakları aydınlatan fenerler, gecenin karanlığını deliyor; meydanlardan yükselen sesler hâlâ şehrin uyumadığını gösteriyordu.
Elini yavaşça mana kılıcının kabzasına koydu.
Kan Sözleşmesi hafifçe parladı.
Bir sonraki anda siyah mana sessizce odanın içine yayıldı.
Selwyn ortaya çıktı.
Boynuzları loş ışıkta siyah bir taç gibi görünüyordu.
Kızıl gözleri önce Aerion'a, sonra pencerenin dışındaki şehre kaydı.
-Burası...
-Beklediğimden çok daha büyük.
Aerion hafifçe gülümsedi.
-Güney'in en büyük ticaret şehirlerinden biri.
-Burada dünyanın dört bir yanından insanlar var.
Selwyn başını salladı.
Sonra birkaç saniye sessiz kaldı.
Aerion'a döndü.
-Büyükbabamdan bahsettiğinde...
-Sesinde ona büyük saygı duyduğunu hissettim.
-Gerçekten iki yıl boyunca onunla mı yaşadın?
Aerion'un bakışları uzaklara daldı.
-Evet.
-Hanedanım düştükten sonra...
-İki yıl boyunca onun yanındaydım.
-Bana yalnızca iblisler hakkında bilgi vermedi.
-Kılıç üzerine düşünmeyi...
-Sabretmeyi...
-Ve bazen gücün, savaşmaktan çok yaşamayı bilmek olduğunu öğretti.
Selwyn sessizce dinliyordu.
-Peki...
-Sonra ne oldu?
Aerion derin bir nefes aldı.
-Büyükbaban çok yaşlıydı.
-Onun son yıllarıydı.
-Bir sabah...
-Uyanmadı.
-O kadar.
-O savaşta ya da bir suikastta ölmedi.
-Sadece...
-Ömrünü tamamladı.
Odanın içine sessizlik çöktü.
Selwyn başını önüne eğdi.
-Demek...
-Son anlarında yalnız değildi.
Aerion hafifçe başını salladı.
-Değildi.
-Onu son yolculuğuna kendi ellerimle uğurladım.
-Ve geride bıraktığı emanetleri, Kaervost Dükanlığı sınırları içinde güvenli bir yere sakladım.
-Kullandığım mühür o kadar güçlü ki...
-Bugüne kadar kimsenin onu bulmuş olması mümkün değil.
Selwyn yavaşça başını kaldırdı.
-Bana...
-Orayı gösterir misin?
Aerion hiç tereddüt etmedi.
-Elbette.
-Zaten oraya gitmeyi planlıyorum.
-Hem büyükbabanın emanetleri gerçek sahibine dönmeli...
-Hem de benim yarım kalan bazı hesaplarım var.
Selwyn'in yüzünde ilk kez içten bir gülümseme belirdi.
-Teşekkür ederim.
Aerion pencereye doğru döndü.
-Kaervost'a gitmeden önce yapmamız gereken başka işler de var.
-Yeni kimlikler.
-Para.
-Ve yolculuk için gerekli hazırlıklar.
Bir an duraksadı.
Sonra gözlerini gecenin karanlığına çevirdi.
-Ve...
-Kardeşimi aramaya devam edeceğim.
Selwyn onun yüzüne baktı.
Aerion'un sesindeki kararlılık hiç değişmemişti.
Yıllar geçmişti.
Hanedanı yıkılmış...
Köle olmuş...
Sayısız kez ölümün eşiğine gelmişti.
Ama tek bir amacı hâlâ aynıydı.
Kardeşini bulmak.
Selwyn sessizce başını salladı.
-O hâlde...
-Bundan sonra bu yolculukta yalnız yürümeyeceksin.