Odanın içine sessizlik hâkimdi.
Pencereden süzülen ay ışığı, ahşap zeminin üzerine solgun çizgiler bırakıyordu.
Aerion pencerenin önünde durmuş, gözlerini Serevin'in gece manzarasına çevirmişti.
Selwyn ise tam karşısında duruyordu.
Kan Sözleşmesi sayesinde aurasını tamamen bastırmış, büyük kanatlarını ve boynuzlarını gizlemişti. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir insan çocuğundan farkı yoktu.
Bir süre boyunca ikisi de konuşmadı.
Selwyn, Aerion'un yüzündeki ifadeyi sessizce izliyordu.
Sonunda yavaşça yanına geldi.
Aerion'un hemen yanına oturdu.
Kısa bir an tereddüt ettikten sonra başını usulca onun omzuna yasladı.
Aerion hafifçe dönüp ona baktı.
Şaşırmıştı.
Fakat onu geri çekmedi.
Odanın içinde yalnızca gecenin sessizliği vardı.
Bir süre sonra Selwyn kısık bir sesle konuştu.
-Bana...
-Kardeşinden bahseder misin, Aerion?
Aerion'un bakışları bir anda uzaklara daldı.
Sanki bu soru, yıllardır dokunmaya cesaret edemediği bir anıyı yeniden canlandırmıştı.
Derin bir nefes aldı.
Sessizce konuşmaya başladı.
-Onun adı...
-Rain Argentis.
Sesinde istemsiz bir yumuşama vardı.
-Benden beş yaş küçüktü.
-Şu an hayatta ise...
-Seninle aynı yaşta olmalı.
Selwyn başını hafifçe kaldırdı.
-Demek...
-Benimle yaşıt.
Aerion başını salladı.
-Evet.
-Rain...
-Hayatım boyunca korumak istediğim tek kişiydi.
-Onun gülümsemesini görmek için...
-Her şeyi göze alabilirdim.
Bakışları gecenin karanlığında kayboldu.
-Ama...
-Onu koruyamadım.
Hanedan düştüğü gün...
-İkimiz de birbirimizden koparıldık.
-O günden beri...
-Onu bir kez bile göremedim.
Selwyn sessizce dinliyordu.
Aerion'un sesindeki pişmanlığı hissedebiliyordu.
-Yine de...
-Onu bulacağıma inanıyorum.
Aerion bir süre sessiz kaldı.
Yüzünde beliren sert ifade, yerini hafif bir tebessüme bıraktı.
-Rain...
-Bana çok benzerdi.
-Tıpkı benim gibi bembeyaz saçları...
-Ve gri gözleri vardı.
Selwyn sessizce dinlemeye devam etti.
Aerion'un sesi giderek yumuşadı.
-Ama kişilik olarak...
-Bana hiç benzemezdi.
-Ben sessiz ve inatçıydım.
-O ise...
-Herkese gülümseyen, kimseyi kırmak istemeyen bir çocuktu.
-En küçük şeylerden bile mutlu olabilirdi.
-Bir çiçeği saatlerce izler...
The narrative has been taken without authorization; if you see it on Amazon, report the incident.
-Yaralı bir kuş gördüğünde onu iyileştirmeden yoluna devam etmezdi.
-Bazen...
-Onun bu kadar nazik olması için dünyanın fazla acımasız olduğunu düşünürdüm.
Aerion'un bakışları yeniden uzaklara kaydı.
-Doğduğu günden beri astım hastasıydı.
-Koşamazdı.
-Uzun süre nefessiz kalamazdı.
-Bazen geceleri nefes almakta bile zorlanırdı.
-Bu yüzden...
-Her zaman yanında olmaya çalışırdım.
-Kendini kötü hissettiğinde onu sırtıma alır...
-Eve kadar ben taşırdım.
Selwyn'in gözlerinde hüzün belirdi.
-Bu yüzden mi onu bu kadar çok korumak istiyordun?
Aerion başını yavaşça salladı.
-Evet.
-O güçlü biri değildi.
-Ama buna rağmen...
-Benden çok daha cesurdu.
-Hastalığına rağmen hiçbir zaman şikâyet etmezdi.
-Hatta çoğu zaman...
-Bana gülümseyip "İyiyim ağabey." derdi.
Aerion'un dudaklarında buruk bir gülümseme oluştu.
-Ama o gülümsemenin arkasında ne kadar zorlandığını sadece ben bilirdim.
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Selwyn, Aerion'un omzuna yaslanmaya devam etti.
Bir süre sonra kısık bir sesle konuştu.
-Rain...
-Gerçekten çok iyi biriymiş.
Aerion gözlerini kapattı.
-Evet.
-Bu yüzden...
-Onu ne pahasına olursa olsun bulacağım.
-Bu kez...
-Onu koruyacağım.
Selwyn uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Başını hâlâ Aerion'un omzuna yaslamıştı.
Odanın içine çöken sessizlik, ikisini de geçmişlerinin içinde kaybolmaya zorluyordu.
Bir süre sonra Selwyn usulca konuştu.
-Onu...
-Bulacağına gerçekten inanıyor musun?
Aerion hiç tereddüt etmedi.
-Evet.
-Tek bir iz bile kalsa...
-Onu bulurum.
Selwyn başını hafifçe kaldırdı.
-Ya...
-Çok değiştiyse?
Aerion'un bakışları pencerenin dışındaki geceye kaydı.
-İnsanlar değişir.
-Yıllar herkesi değiştirir.
-Ama...
-Ben onu tanırım.
-Sesinden...
-Bakışlarından...
-Hatta sessizliğinden bile.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Aerion, farkında olmadan Selwyn'e döndü.
Gözlerinin içine baktı.
Bir anlığına...
Kalbinin derinliklerinde garip bir his belirdi.
Tarif edemediği kadar tanıdık...
Ve huzur veren bir his.
Sanki yıllardır kaybettiği bir parçaya yaklaşmış gibiydi.
Nedenini bilmiyordu.
Bunun mantıklı hiçbir açıklaması da yoktu.
Ama Selwyn'in yanında bulunduğu her an, içinde açıklayamadığı bir sıcaklık hissediyordu.
Derin bir nefes verdi.
-Garip...
Selwyn merakla baktı.
-Ne oldu?
Aerion birkaç saniye sustu.
-Sebebini bilmiyorum.
-Ama...
-Yanındayken içimde tuhaf bir huzur hissediyorum.
-Sanki...
-Uzun zamandır aradığım bir şeye biraz daha yaklaşmışım gibi.
Selwyn şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
-Ben de...
-Bunu hissediyorum.
-İlk karşılaştığımız andan beri.
-Hiç tanımadığım biri olmasına rağmen...
-Sana güvenebileceğimi düşündüm.
İkisi de bunun nedenini açıklayamıyordu.
Belki kaderdi...
Belki de yalnızca sezgileri.
Ama ikisi de aynı şeyi hissediyordu.
Sanki yolları tesadüfen kesişmemişti.
Aerion hafifçe gülümsedi.
-Belki de...
-Bazı karşılaşmaların bir sebebi vardır.
Selwyn de gülümsedi.
-Ben de öyle düşünüyorum.
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Fakat bu kez sessizlik ağır değildi.
İkisi de ilk kez...
Yalnız olmadıklarını hissediyordu.
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Pencereden içeri giren serin gece rüzgârı, perdeleri hafifçe dalgalandırıyordu.
İkisi de konuşmuyordu.
Bazen sözcüklere ihtiyaç kalmazdı.
Dakikalar ağır ağır geçti.
Aerion sonunda derin bir nefes verdi.
-Yarın uzun bir gün olacak.
Ayağa kalkıp yatağına doğru yürüdü.
Omzunun üzerinden Selwyn'e baktı.
-Sen de fazla geç kalma.
Selwyn hafifçe gülümsedi.
-Biraz daha burada kalacağım.
-Gökyüzünü uzun zamandır bu kadar rahat izleyememiştim.
Bakışlarını yeniden pencereden görünen yıldızlara çevirdi.
-Birazdan kılıcın içine dönerim.
-Merak etme.
Aerion başını salladı.
-Tamam.
Sonra yatağına uzandı.
Uzun yıllar sonra ilk kez...
Sert taşların üzerinde değil, yumuşak bir yatağın içindeydi.
Başını yastığa koyduğu anda bütün yorgunluğu bedenine çöktü.
Göz kapakları ağırlaştı.
Kısa süre içinde nefesi düzenli bir ritim kazandı.
Aerion uykuya dalmıştı.
Selwyn ise pencerenin önünde tek başına kaldı.
Sessizce gökyüzünü izliyordu.
Ay ışığı yüzüne vuruyor, kızıl gözlerinde küçük yansımalar oluşturuyordu.
-Büyükbaba...
diye fısıldadı.
-Sonunda...
-Güvenebileceğim birini buldum sanırım.
Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
Bir süre daha yıldızları izledi.
Ardından bedeni siyah mana parçacıklarına dönüşmeye başladı.
Işık parçaları sessizce Aerion'un mana kılıcına doğru süzüldü.
Birkaç saniye sonra odada yine yalnızca gecenin sessizliği kalmıştı.
Ertesi sabah...
Serevin, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte yeniden canlanmıştı.
Ticaret Birliği konağının koridorlarında görevliler telaşla dolaşıyor, mutfaktan taze ekmek kokuları yükseliyordu.
Aerion da erken uyanmıştı.
Kendisi için hazırlanan yeni kıyafetleri giydi.
Siyah gömleğinin üzerine uzun beyaz ceketini geçirdi.
Beyaz deri eldivenlerini taktıktan sonra mana kılıcını beline astı.
Aynada kendine kısa bir an baktı.
Eski köle kıyafetlerinden eser kalmamıştı.
Derin bir nefes aldı.
Ardından odadan çıkıp konağın çalışma odasına doğru yürüdü.
Kapıyı iki kez çaldı.
-İçeri gel.
Aerion kapıyı açtığında Albrecht'i büyük bir masanın başında otururken buldu.
Yaşlı tüccar önündeki belgeleri incelemeyi bırakıp başını kaldırdı.
-Günaydın, Aerion.
-Günaydın.
-Alabilir miyim seni?
-Elbette.
Aerion sandalyelerden birine oturdu.
Kısa bir sessizliğin ardından konuşmaya başladı.
-Senden bir ricam olacak.
Albrecht dikkatle onu dinliyordu.
-Edward bize köle kimliklerini çıkartırken...
-Soyisimlerimizi hiçbir zaman kayda geçirmedi.
-Yalnızca isimlerimizi biliyordu.
Albrecht başını salladı.
-Bu oldukça yaygın bir durum.
-Köle tüccarları geçmişi önemsemez.
Aerion devam etti.
-Bize yeni kimlikler çıkartmak istiyorum.
-Ama bu kez...
-Soyisimlerimiz de olacak.
Albrecht hafifçe gülümsedi.
-Bunu ayarlayabilirim.
-Hangi isimleri kullanacaksınız?
Aerion düşünmeden cevap verdi.
-Ben...
-Aerion Argentis.
-Elys, Lina ve Killian da kendi soyisimlerini kullanacaklar.
-Artık saklanmalarına gerek yok.
Albrecht birkaç not aldı.
-Bugün öğleden önce gerekli işlemleri başlatırım.
-En geç yarına kadar hazır olurlar.
Aerion başını eğerek teşekkür etti.
-Minnettarım.
Albrecht elini salladı.
-Bunu minnet borcu olarak görme.
-Antlaşmamız gereği bunları yapıyorum.
İkisi bir süre daha yolculuk, Kaervost Dükanlığı ve kuzeydeki son gelişmeler hakkında konuştular.
Albrecht, kuzeye giden ticaret yollarının son yıllarda oldukça tehlikeli hâle geldiğini, özellikle haydut çetelerinin arttığını anlattı.
Aerion ise sessizce dinledi.
Sonra bir anda konuşmanın yönünü değiştirdi.
-Sana biriyle tanıştırmak istiyorum.
Albrecht kaşını kaldırdı.
-Biriyle mi?
Aerion ciddi bir ifadeyle başını salladı.
-Ama...
-Bunun aramızda kalması gerekiyor.
-Bu sırrı öğrenen insan sayısı ne kadar az olursa...
-O kadar iyi.
Yaşlı tüccar birkaç saniye düşündü.
Sonra ağır ağır başını salladı.
-Söz veriyorum.
-Bu odadan çıkmayacak.
Aerion elini mana kılıcının kabzasına koydu.
Kan Sözleşmesi hafifçe parladı.
Odanın içinde siyah mana parçacıkları belirmeye başladı.
Albrecht'in gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Mana, insan siluetine dönüşmeye başladı.
Birkaç saniye sonra...
Genç bir çocuk Aerion'un yanında duruyordu.
Buğday sarısı saçları omuzlarına kadar uzanıyordu.
Kanatları görünmüyordu.
Fakat başının iki yanından geriye doğru kıvrılan siyah boynuzlar, onun insan olmadığını ilk bakışta belli ediyordu.
Kızıl gözleri sakince Albrecht'e baktı.
Yaşlı tüccar olduğu yerde donup kaldı.
Dudakları hafifçe aralandı.
-...Bu...
-Bir iblis...
Aerion sakin bir sesle konuştu.
-Onun adı...
-Selwyn Ashryn.
-Benim sözleşmeli iblisim değil.
-Benim yol arkadaşım.