Öğle güneşi Serevin'in taş sokaklarını aydınlatırken Batı Ticaret Birliği konağının avlusu her zamankinden daha hareketliydi.
Yük arabaları birbiri ardına kapılardan çıkıyor, tüccarlar yüksek sesle pazarlık ediyor, zırhlı muhafızlar yeni kervanlar için hazırlık yapıyordu.
Aerion, elindeki deri kaplı kimliği bir kez daha açtı.
Parmakları istemsizce soyadının yazılı olduğu satırın üzerinde durdu.
Aerion Argentis.
Bu yalnızca birkaç harften oluşan bir isim değildi.
Düşmüş bir hanedanın mirası...
Yarım kalmış yeminler...
Ve henüz ödenmemiş hesaplar...
Hepsi bu iki kelimenin içinde saklıydı.
Kimliği dikkatlice cebine yerleştirdi.
Tam o sırada arkasından Killian'ın sesi duyuldu.
-Hâlâ ona mı bakıyorsun?
Aerion arkasını döndü.
Killian, Lina ve Elys avluya doğru yürüyordu.
Lina'nın elinde birkaç tomar kâğıt vardı.
Albrecht'in hazırlattığı yol belgeleri.
Elys ise şehrin ayrıntılı bir haritasını inceliyordu.
-Bugün yapacaklarımız belli oldu.
diye söze başladı.
-Yeni kıyafetlerimiz akşama kadar hazır olacak.
-Albrecht ayrıca bize kuzeye giden en güvenli ticaret yollarını gösterecek.
Killian esnedi.
-Ve umarım sonunda şu şehirde biraz dolaşırız.
-Sürekli konakta oturmaktan sıkıldım.
Lina hafifçe gülümsedi.
-Ben de aynı şeyi düşünüyordum.
-Hem yolculuğa çıkmadan önce eksiklerimizi tamamlamamız gerekiyor.
Aerion kısa bir süre sessiz kaldı.
Sonra başını salladı.
-Haklısınız.
-Bugün şehri gezeceğiz.
-Silahlarımızı ve yolculuk için gerekli malzemeleri de alacağız.
Tam o sırada Albrecht konağın merdivenlerinden aşağı indi.
Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı.
-Görünüşe göre hepiniz toplanmışsınız.
-Elimde sizin için ilginç bir haber var.
Dört genç aynı anda ona döndü.
Albrecht hafifçe gülümsedi.
-Serevin'de bugün başlayan bir açık artırma var.
-Sıradan eşyalar değil...
-Nadir silahlar, kadim eserler ve büyülü kalıntılar satışa çıkacak.
Bakışlarını özellikle Aerion'un üzerine çevirdi.
-Senin ilgini çekebilecek bir kılıç da olabilir.
Aerion'un gri gözlerinde hafif bir merak belirdi.
Uzun zamandır ilk kez...
Gerçek anlamda kendi seçeceği bir silahı alma fırsatı önüne çıkmıştı.
Albrecht'in sözleri üzerine Killian'ın gözleri parladı.
-Nadir silahlar mı?
-Ben varım.
Lina hafifçe iç çekti.
-Sen sadece dövüşmeyi düşünüyorsun.
Killian omuz silkti.
-Kılıç almak dövüşmek değildir.
-Buna yatırım denir.
Elys gülümsememek için kendini zor tuttu.
-Bu cümleyi senden duyacağımı hiç düşünmezdim.
Albrecht bastonunu eline aldı.
-O hâlde vakit kaybetmeyelim.
-Açık artırma çoktan başlamış olmalı.
Konağın önünden ayrılan beşli, Serevin'in ana caddesine doğru yürümeye başladı.
Şehrin canlılığı, madenden yeni kurtulmuş dört genç için hâlâ alışılmadık bir manzaraydı.
Her iki tarafta uzanan dükkânlar...
Rengârenk kumaşlar...
Baharat kokuları...
Demirhanelerden yükselen çekiç sesleri...
Ve dünyanın dört bir yanından gelen insanlar...
Killian hayranlıkla etrafına bakıyordu.
-Bu şehirde kaybolmak çok kolay.
Lina gülümseyerek cevap verdi.
-Sen zaten yön duygusu olmayan birisin.
-Kaybolman için böyle bir şehre ihtiyacın yok.
Killian itiraz edecek gibi olduysa da Elys'in kahkahası üzerine sustu.
Aerion ise sessizce çevresini inceliyordu.
Kaçış yolları...
Muhafız devriyeleri...
Yüksek binalar...
Alışkanlık hâline gelen dikkati, özgürlüğüne kavuşmuş olmasına rağmen değişmemişti.
Bunu fark eden Albrecht hafifçe gülümsedi.
-Hâlâ bir savaş alanındaymış gibi etrafı gözlemliyorsun.
Aerion bakışlarını ayırmadan cevap verdi.
-Alışkanlık.
-Bir kez hayatını kurtarır.
-İkinci kez de kurtarabilir.
Albrecht başını salladı.
-Bu düşünce seni uzun süre hayatta tutmuş olmalı.
Yaklaşık yirmi dakikalık yürüyüşün ardından büyük, yuvarlak kubbeli bir binanın önüne geldiler.
Binanın girişinde altın işlemeli büyük bir tabela asılıydı.
Serevin Büyük Müzayede Salonu
Kapının önünde ağır zırhlı muhafızlar nöbet tutuyor, içeri yalnızca davetlileri ve kayıtlı alıcıları alıyorlardı.
Albrecht cebinden altın işlemeli metal bir arma çıkardı.
Muhafızlardan biri onu görür görmez saygıyla eğildi.
-Hoş geldiniz, Albrecht Bey.
-Sizin için ayrılan loca hazır.
Albrecht başıyla teşekkür etti.
-Arkadaşlarım da benimle.
Muhafızlar sessizce kenara çekildi.
Kapılar ağır ağır açıldı.
İçeri girdikleri anda yükselen uğultu dört genci şaşkına çevirdi.
Yüzlerce kişi yarım daire şeklindeki koltuklarda oturuyor, ortadaki geniş sahnede ise siyah takım elbiseli sunucu elindeki çekici masaya vuruyordu.
-Sıradaki eser!
-Kuzey'in eski hanedanlarından kalma bir mana iletim kılıcı!
Aerion'un adımları istemsizce durdu.
Gri gözleri yavaşça sahneye çevrildi.
Sergilenen kılıcın kabzasında...
Çok iyi tanıdığı bir arma işlenmişti.
Argentis Hanedanı'nın arması.
Aerion'un bakışları sahnedeki kılıca kilitlendi.
Nefesi bir anlığına durdu.
Kılıcın kabzasına işlenmiş arma...
Beyaz gümüşten yapılmış çift kanat...
Ortalarında ise gökyüzünü yaran tek bir kılıç.
Yanılmasına imkân yoktu.
Bu...
Argentis Hanedanı'nın kutsal armasıydı.
Sunucu, kılıcı iki eliyle havaya kaldırdı.
-Elimizde bulunan sıradaki eser...
-Kuzey'in On Üç Büyük Şövalye Hanedanı'ndan biri olan Argentis Hanedanı'na ait bir aile yadigârıdır.
Salondaki uğultu bir anda arttı.
Sunucu konuşmasını sürdürdü.
-Rivayetlere göre bu kılıç, nesiller boyunca yalnızca Argentis Hanedanı'nın aile reisleri tarafından kullanıldı.
-Sıradan bir büyülü silah değildir.
-Kendi iradesine sahip yaşayan bir kılıçtır.
-Eğer sahibini kabul etmezse...
-Kınından dahi çıkmaz.
Kalabalığın arasında alaycı bir kahkaha yükseldi.
-Böyle saçmalık mı olur?
-Bir kılıç sahibini mi seçermiş?
Sunucu gülümsedi.
-Biz de ilk başta aynı şeyi düşündük.
-Ardından denedik.
İşaret etmesiyle birlikte iri yapılı bir muhafız sahneye çıktı.
İki eliyle kabzayı kavradı.
Kasları şişti.
Damarları belirginleşti.
-HAAAH!
Bütün gücüyle çekti.
Kılıç...
Milim bile kıpırdamadı.
Muhafız birkaç kez daha denedi.
Sonuç değişmedi.
Sunucu bu kez başka birini çağırdı.
Orta yaşlı, üzerindeki cübbeden güçlü bir büyücü olduğu anlaşılan adam öne çıktı.
Mana kabzasını sardı.
Kılıcı büyüyle çekmeye çalıştı.
Fakat...
Hiçbir şey olmadı.
Sanki kılıç, dünyadaki en ağır madenden dökülmüştü.
Sunucu yeniden konuştu.
-Bugüne kadar onlarca kişi denedi.
-Hiçbiri başarılı olamadı.
-Bu yüzden bu kılıç, koleksiyon değeri taşıyan bir antika olarak satışa çıkarılmıştır.
Aerion'un gözleri hiç ayrılmıyordu.
Albrecht sessizce ona baktı.
-Yoksa...
-Bu kılıcı tanıyor musun?
Aerion, birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra kısık bir sesle konuştu.
-Evet.
-Bu kılıcın adı...
-Astraeus.
Salondaki uğultu devam ederken Aerion'un sesi sakinliğini koruyordu.
-Her Argentis aile reisi, görevi devraldığı gün bu kılıç tarafından sınanırdı.
-Kılıç onu kabul ederse...
-Yeni aile reisi ilan edilirdi.
-Etmezse...
-Tahta geçemezdi.
Albrecht şaşkınlıkla ona baktı.
-Demek gerçekten yaşayan bir kılıç...
Aerion başını salladı.
-Kılıçların da iradesi vardır.
-Sadece çok azı bunu gösterebilir.
-Astraeus onlardan biri.
Bir an durdu.
Gözlerinde yıllardır görülmeyen kadar derin bir özlem belirdi.
-Onu çocukluğumdan beri görmemiştim...
-Hanedan düştüğünde kaybolmuştu.
Sessizce derin bir nefes aldı.
-Burada olacağını hiç düşünmemiştim.
Albrecht, Aerion'un yüzündeki ifadeyi görünce hafifçe gülümsedi.
-Demek gerçekten onu istiyorsun.
Aerion gözlerini kılıçtan ayırmadı.
-Evet.
Albrecht bastonuna dayanarak ayağa kalktı.
-Batı Ticaret Birliği adına açık artırmaya katılıyorum.
-Fiyatı ne olursa olsun, senin için alırım.
Aerion bu sözler üzerine ilk kez başını ona çevirdi.
-Bu sana zahmet olacak.
-Biliyorum.
-Ama o kılıcı alabilirsem iyi olur.
Bakışları yeniden sahneye kaydı.
-O kılıç...
-Argentis kanı taşımayan herkese böcekmiş gibi davranır.
-Sahibini kendi seçer.
-Kuvveti ya da ünü umursamaz.
-Eğer damarlarında Argentis kanı akmıyorsa...
-Kabzasına dokunmana bile izin vermez.
Kısa bir sessizlik oldu.
-Bu salonda...
-Onu gerçekten kullanabilecek tek kişi benim.
Aerion'un sesi sakindi ama kararlıydı.
-Birinin duvarında yıllarca süs olarak asılı kalacağına...
-Savaş alanında yeniden kan dökmeye devam etsin.
Albrecht başını ağır ağır salladı.
-Bir silahın yeri...
-Onu kullanabilecek kişinin elidir.
Elini kaldırarak açık artırma görevlisine işaret etti.
-Teklif vereceğim.
Tam o sırada sunucunun tokmağı yeniden masaya indi.
-Argentis Hanedanı'nın yaşayan kılıcı Astraeus için açık artırma başlıyor!
-Başlangıç fiyatı...
İki bin altın.
Salondan peş peşe teklifler yükselmeye başladı.
-İki bin iki yüz!
-İki bin beş yüz!
-Üç bin!
Albrecht sakinliğini koruyarak numarasını kaldırdı.
-Beş bin altın.
Salondaki uğultu bir anda kesildi.
Birçok kişi şaşkınlıkla locaya döndü.
Sunucu bile kısa süre duraksadı.
-Be... beş bin altın!
-Başka teklif var mı?
Arka sıralardan yaşlı bir koleksiyoncu ayağa kalktı.
-Altı bin!
Albrecht hiç düşünmeden cevap verdi.
-Sekiz bin.
Bu kez salonda fısıldaşmalar başladı.
-Sadece çekilemeyen bir kılıç için mi?
-Batı Ticaret Birliği kafayı mı yedi?
Aerion ise sessizce Astraeus'u izliyordu.
İçinden tek bir düşünce geçiyordu.
"Biraz daha bekle..."
"Seni evine geri götüreceğim."