← Novel

The White Reaper [Turkish]

Chapter 18 / 86

‹›

Astraeus'un Seçimi

The White Reaper [Turkish]

Salondaki uğultu giderek büyüyordu.

Herkesin bakışları aynı noktaya çevrilmişti.

Sahnenin ortasında...

Siyah kınına hapsolmuş kadim kılıç sessizce duruyordu.

Yüzlerce insan onu yalnızca pahalı bir antika olarak görüyordu.

Fakat Aerion için...

O, çocukluğunun son hatıralarından biriydi.

-Sekiz bin altın!

Sunucunun sesi tüm müzayede salonunda yankılandı.

-Batı Ticaret Birliği'nden sekiz bin altın teklifi geldi!

-Başka artıran var mı?

Salondaki tüccarlar birbirlerine bakıyordu.

Çoğu çoktan vazgeçmişti.

Çekilemeyen bir kılıç için sekiz bin altın...

Onlara göre büyük bir israftı.

Tam herkes açık artırmanın biteceğini düşünürken...

Salonun en üst locasından sakin bir ses yükseldi.

-On bin altın.

Bir anda bütün salon sessizliğe gömüldü.

Herkes başını aynı anda yukarı çevirdi.

Locanın koyu renk perdeleri yavaşça aralandı.

İçeride, koyu mor cübbeli yaşlı bir adam oturuyordu.

Yanında ise ağır zırhlı dört şövalye bekliyordu.

Albrecht'in yüzündeki ifade ilk kez değişti.

-Kötü oldu...

Aerion gözlerini locadan ayırmadan sordu.

-Tanıyor musun?

Albrecht ağır ağır başını salladı.

-Evet.

-O...

Valerius Draven.

-Güney'in en büyük antika koleksiyoncularından biri.

-Elindeki eserlerin yarısı kraliyet müzelerinde bile yoktur.

-Bir şeyi almaya karar verdiyse...

-Fiyatı önemsemez.

Aerion'un bakışları yeniden Astraeus'a döndü.

Sesi her zamanki gibi sakindi.

-O halde...

-Bugün ilk kez istediği bir şeyi alamayacak.

Gri gözleri, sahnenin ortasında duran siyah kına kilitlendi.

"Biraz daha bekle..."

"Bu kez seni kimse benden alamayacak."

Sunucu locaya doğru baktı.

—On bin altın teklifi geldi!

—Başka artıran var mı?

Salondaki bütün gözler Batı Ticaret Birliği locasına çevrilmişti.

Albrecht en ufak bir tereddüt göstermedi.

Elindeki teklif plakasını yeniden kaldırdı.

—On iki bin altın.

Uğultu yeniden yükseldi.

-Bu kadarına değer mi?

-Sonuçta çekilemeyen bir kılıç.

-İki taraf da delirmiş olmalı...

Valerius Draven ise yalnızca hafifçe gülümsedi.

Hiç acele etmiyordu.

Sanki sonucu en başından biliyormuş gibi sakindi.

A case of literary theft: this tale is not rightfully on Amazon; if you see it, report the violation.

—On beş bin altın.

Sunucu heyecanla tokmağını masaya vurdu.

—On beş bin altın!

—Muhteşem bir rekabet!

Albrecht bu kez Aerion'a döndü.

-Nereye kadar çıkmamı istersin?

Aerion birkaç saniye düşündü.

Sonra başını iki yana salladı.

-Yeter.

Albrecht şaşkınlıkla kaşlarını çattı.

-Vaz mı geçiyorsun?

-Hayır.

-Ama bu şekilde devam ederse fiyat gereksiz yere yükselecek.

Aerion ayağa kalktı.

Artık salondaki herkes onu fark ediyordu.

Yavaş adımlarla locadan ayrıldı.

Lina şaşkınlıkla arkasından seslendi.

-Aerion!

-Ne yapıyorsun?

Aerion durmadı.

-Sadece...

-Kısa bir yol kullanıyorum.

Merdivenlerden aşağı indi.

Muhafızlar önünü kesmek istediler.

Ancak Albrecht eliyle işaret ederek geri çekilmelerini sağladı.

Aerion doğruca sahneye yürüdü.

Yüzlerce kişinin bakışları üzerindeydi.

Sunucu şaşkın bir ifadeyle ona baktı.

-Efendim...

-Açık artırma devam ediyor.

-Sahneye çıkmanız yasak.

Aerion sakin bir sesle konuştu.

-Biliyorum.

-Ben teklif vermeye gelmedim.

Sadece...

-Kılıcı görmek istiyorum.

Sunucu kararsız bir ifadeyle Albrecht'e baktı.

Albrecht hafifçe başını salladı.

Sunucu istemeden de olsa kenara çekildi.

Aerion, Astraeus'un önünde durdu.

Aradan geçen on yıl boyunca ilk kez...

Eski dostuyla yeniden karşı karşıyaydı.

Yavaşça sağ elini uzattı.

Parmakları siyah kının üzerine dokunduğu anda...

Kılıcın üzerindeki gümüş işlemeler loş bir ışıkla parlamaya başladı.

Salonda derin bir sessizlik oluştu.

Hiç kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.

Aerion gözlerini kapattı.

Kısık bir sesle fısıldadı.

-Ben döndüm...

-Astraeus.

O anda...

Yıllardır en ufak bir tepki vermeyen kadim kılıç hafifçe titredi.

Ardından bütün salonu sarsan metalik bir ses yankılandı.

Şıııng!

Tek bir hareketle...

Astraeus kendi kendine kınından birkaç santimetre dışarı çıktı.

Salon bir anda ayağa kalktı.

-İmkânsız...

-Kılıç...

-Kendi kendine mi hareket etti?

Valerius Draven'ın yüzündeki sakin ifade ilk kez bozuldu.

Gözlerini Aerion'dan ayırmadan fısıldadı.

-Argentis...

-Demek gerçekten hâlâ hayattasın...

Aerion'un eli hâlâ Astraeus'un kabzasındaydı.

Salondaki sessizlik ağırlaşıyordu.

Kimse tek kelime etmeye cesaret edemiyordu.

Yıllardır kımıldamayan kadim kılıç...

İlk kez sahibinin dokunuşuna cevap vermişti.

Aerion gözlerini açtı.

Kabzayı daha sıkı kavradı.

-Biraz geciktim...

diye mırıldandı.

-Ama sözümü tuttum.

Bir sonraki anda...

Astraeus'tan güçlü bir mana dalgası yayıldı.

Gümüş işlemelerin arasından ince ışık çizgileri yükselmeye başladı.

Sanki uzun süredir uyuyan bir varlık yavaş yavaş uyanıyordu.

Aerion tek bir hareketle kılıcı çekti.

Şiiing!

Bu kez kılıç hiçbir direnç göstermedi.

Simsiyah kınından yavaşça ayrılan bıçak, ayna gibi parlak gümüş rengindeydi.

Kabzasındaki Argentis arması ise gökyüzündeki yıldızlar gibi parlıyordu.

Tam o anda...

Salondaki herkesin zihninde aynı anda tek bir ses yankılandı.

Derin...

Soğuk...

Ve asalet dolu bir ses.

"Uzun zaman oldu..."

Pek çok kişi irkilerek etrafına bakındı.

-Sesi siz de duydunuz mu?

-Bu da neydi?

Aerion ise en ufak bir şaşkınlık göstermedi.

Kılıcın düz kısmına baktı.

-Hâlâ konuşabiliyorsun demek.

"On yıl..."

"Beni almaya gelmen on yıl sürdü."

Aerion buruk bir gülümsemeyle cevap verdi.

-Bunun için özür dilerim.

-Beni affet.

"Hayattasın."

"Bu yeterli."

Kılıcın üzerindeki ışık yavaş yavaş sönmeye başladı.

Aerion onu birkaç kez havada çevirdi.

Tek bir pas izi bile yoktu.

Ağırlığı...

Dengesi...

Her şey çocukluğunda hatırladığı gibiydi.

Valerius Draven sonunda ayağa kalktı.

Yüzündeki şaşkınlık yerini ciddiyete bırakmıştı.

-Demek söylentiler doğruymuş.

-Argentis Hanedanı gerçekten tamamen yok olmamış.

Aerion bakışlarını ona çevirdi.

-Öyle görünüyor.

Valerius yavaşça locasından aşağı indi.

Aerion'un tam karşısında durdu.

-Ben Valerius Draven.

-Bu kılıç için servet ödemeye hazırdım.

-Ama şimdi görüyorum ki...

-Gerçek sahibi ortaya çıkmış.

Başını hafifçe eğdi.

-Bu durumda teklifimi geri çekiyorum.

Salonda şaşkın fısıltılar yeniden yükseldi.

Valerius gibi biri...

Hayatında ilk kez gönüllü olarak bir açık artırmadan çekiliyordu.

Albrecht derin bir nefes verdi.

-Görünüşe göre...

-Artık açık artırmanın devam etmesine gerek kalmadı.

Sunucu da kendine gelerek tokmağını masaya vurdu.

-Argentis Hanedanı'nın aile yadigârı Astraeus...

-Gerçek sahibi doğrulandığı için açık artırmadan çekilmiştir.

-Batı Ticaret Birliği'nin onayıyla...

-Kılıç, Aerion Argentis'e teslim edilmiştir.

Aerion kılıcı sessizce kınına yerleştirdi.

Kın kapanırken çıkan metal sesi, sanki on yıllık ayrılığın sonunu ilan ediyordu.

Belindeki ağırlığı hissedince...

İçinden tek bir düşünce geçti.

"Hoş geldin..."

"Eski dostum."

Salondaki insanlar hâlâ yaşananları anlamaya çalışıyordu.

Kimi şaşkınlıkla Aerion'a bakıyor...

Kimi ise gözlerini Astraeus'tan ayıramıyordu.

On yıl boyunca tek bir kişiye bile boyun eğmeyen yaşayan kılıç...

Sahibini bulduğu anda hiç tereddüt etmeden kınından çıkmıştı.

Bu manzara, söylentilerin gerçek olduğunu kanıtlamıştı.

Albrecht ağır adımlarla sahneye çıktı.

Aerion'un karşısında durdu.

Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı.

Ama gözlerindeki hayranlığı gizleyemiyordu.

-Daha önce...

-Yaşayan bir kılıç görmemiştim.

Aerion, Astraeus'un kabzasını okşadı.

-Onun gibi çok az silah kaldı.

-Bunlar yalnızca dövülmez.

-Doğarlar.

-Bir irade kazanırlar.

-Ve yalnızca gerçekten kabul ettikleri kişiye hizmet ederler.

Valerius da yanlarına yaklaştı.

Bakışları kılıcın üzerindeydi.

-Bugüne kadar sayısız kutsal silah gördüm.

-Ama ilk kez...

-Bir silahın sahibini bu kadar açık şekilde seçtiğine şahit oluyorum.

Bir an duraksadı.

Ardından Aerion'a döndü.

-Sana bir soru sorabilir miyim?

-Sor.

-Bu kılıç...

-Seni neden seçti?

Aerion'un cevabı kısa oldu.

-Ben onu seçmedim.

-O beni seçti.

Çünkü...

-Ben Argentis Hanedanı'nın mevcut aile reisiyim.

Bu söz, salonda yeni bir sessizlik yarattı.

Bazıları bunun ne anlama geldiğini hemen kavradı.

Argentis Hanedanı...

Resmen yeniden ortaya çıkmıştı.

Valerius derin bir nefes verdi.

-O hâlde...

-Karşımda yalnızca bir şövalye değil...

-Bir hanedan reisi duruyor.

Aerion başını hafifçe salladı.

-Hanedanımdan geriye tek kişi kalsam bile...

-Bu unvan değişmez.

Tam o sırada...

Astraeus yeniden hafifçe titredi.

Bu kez sesi yalnızca Aerion duyabiliyordu.

"Sana söylemem gereken bir şey var."

Aerion belli etmeden gözlerini kılıca çevirdi.

"Dinliyorum."

"Argentis Malikânesi..."

"Sandığından daha kötü durumda."

Aerion'un yüzündeki ifade değişmedi.

Ama dikkati tamamen kılıca yönelmişti.

"Hanedan düştüğü gün..."

"Ben son ana kadar savaş alanındaydım."

"Fakat hissettiğim son şey..."

"...Yalnızca ihanet değildi."

Aerion'un kaşları hafifçe çatıldı.

"Ne demek istiyorsun?"

Kılıç birkaç saniye sustu.

Sonra ağır bir ses tonuyla konuştu.

"Argentis Hanedanı..."

"...İçeriden yıkıldı."

Aerion'un kalbi bir an duracak gibi oldu.

Bu söz...

Yıllardır inandığı her şeyi sorgulamasına yetecek kadar ağırdı.

‹ PreviousNext ›