Aerion'un bakışları birkaç saniye boyunca değişmeden kaldı.
Dışarıdan bakan biri için yüzünde en ufak bir duygu değişimi yoktu.
Ancak zihni...
Astraeus'un söylediği tek bir cümlede takılı kalmıştı.
"Argentis Hanedanı... içeriden yıkıldı."
Bu söz, şimdiye kadar bildiği her şeyi değiştirebilecek kadar ağırdı.
Aerion gözlerini kısa süreliğine kapattı.
İçinden, yalnızca Astraeus'un duyabileceği kadar sessiz konuştu.
"Bu konuyu burada açmayacağız."
Kılıç birkaç saniye sessiz kaldı.
"..."
"Haklısın."
Aerion düşüncelerini toparladı.
"Serevin'den ayrıldıktan sonra..."
"Uygun bir zamanda her şeyi en başından anlatacaksın."
"Hanedanın düşüşünü..."
"O gün neler yaşandığını..."
"Ve neden bana bunun bir ihanet olduğunu söylediğini."
Astraeus'un sesi her zamanki gibi ağır ve sakindi.
"Anlatacağım."
"Senden saklayacak hiçbir şeyim yok."
"On yıl boyunca sustum."
"Artık susmayacağım."
Aerion derin bir nefes aldı.
"İyi."
"Ama şimdi değil."
"Burada fazla kulak var."
Kılıç hafifçe titreşti.
"Anlaşıldı."
"Şimdilik bu konuyu kapatıyorum."
Bununla birlikte Astraeus'un sesi tamamen sustu.
Sanki az önce konuşan kadim varlık hiç var olmamış gibiydi.
Aerion elini kabzanın üzerinden çekti.
Yüzündeki sakin ifade geri dönmüştü.
Valerius ve Albrecht hâlâ karşısında duruyor, onun sessizliğinin nedenini anlamaya çalışıyorlardı.
Aerion hafifçe gülümsedi.
-Biraz eski anıları hatırladım.
-Hepsi bu kadar.
Sonra Astraeus'u dikkatlice beline astı.
Kılıç, yıllar sonra ait olduğu yere geri dönmüştü.
Ve Aerion biliyordu ki...
Bu sadece kayıp bir aile yadigârını geri almak değildi.
Kuzeye doğru başlayacak yolculukta, geçmişin gömülü sırları da birer birer gün yüzüne çıkacaktı.
Aerion, Astraeus'u beline astıktan sonra derin bir nefes aldı.
Bakışlarını kısa bir anlığına kılıcın kabzasında gezdirdi.
"Bu konuşmayı yarım bıraktık."
"Serevin'den ayrıldıktan sonra her şeyi anlatacaksın."
Unauthorized duplication: this narrative has been taken without consent. Report sightings.
Astraeus'un sakin sesi zihninde yankılandı.
"Söz veriyorum."
"O güne kadar susacağım."
Bunun ardından kılıç tamamen sessizliğe büründü.
Aerion da başka bir şey söylemedi.
Şimdi bunun zamanı değildi.
Sahnenin etrafındaki kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı.
Sunucu boğazını temizledi.
-Beyler, hanımefendiler...
-Yaşanan beklenmedik gelişme nedeniyle kısa bir ara vermek zorunda kaldık.
-Fakat müzayedemiz kaldığı yerden devam edecektir.
Tokmağını masaya vurdu.
-Lütfen herkes yerine geçsin.
Valerius Draven, Aerion'a son bir kez baktı.
-Günün birinde tekrar karşılaşacağımıza inanıyorum, Lord Argentis.
Aerion hafifçe başını eğdi.
-Ben de öyle düşünüyorum.
Valerius arkasını dönerek locasına doğru yürüdü.
Albrecht ise Aerion'un omzuna hafifçe dokundu.
-Hadi.
-Biz de yerimize geçelim.
Beşli birlikte merdivenlerden yukarı çıkarak kendilerine ayrılan locaya döndü.
Lina, Aerion'un belindeki Astraeus'a bakıp gülümsedi.
-Sana gerçekten çok yakışıyor.
Elys de başını salladı.
-Sanki yıllardır oradaymış gibi duruyor.
Aerion hafifçe tebessüm etti.
-Aslında...
-Orası onun ait olduğu yer.
Killian ise kollarını göğsünde bağladı.
-Bunca altın harcamadan işi çözdüğüne hâlâ inanamıyorum.
Albrecht hafifçe güldü.
-Sen de fark etmişsindir.
-Artık bu salondaki herkes Aerion'un kim olduğunu biliyor.
Killian omuz silkti.
-Bence zaten er ya da geç öğreneceklerdi.
Sunucu yeniden kürsünün ortasına geçti.
-Elimizdeki sıradaki eser...
-Kadim Arcanum İmparatorluğu döneminden kalma bir mana yüzüğü!
Görevliler cam bir kutunun içinde duran koyu mavi taşlı yüzüğü sahnenin ortasına getirdiler.
Salondaki ilgi yeniden müzayedeye yöneldi.
Az önce yaşanan olağanüstü olay artık geride kalmıştı.
Ancak locadaki herkes biliyordu...
Bugün değişen tek şey, Aerion'un aile yadigârı olan kılıcını geri alması değildi.
Argentis adı, yıllar sonra ilk kez bu kadar çok insanın diline düşmüştü.
Ve bunun yankıları, Serevin'in sınırlarını aşarak çok daha uzak diyarlara ulaşacaktı.
Açık artırma kaldığı yerden devam etti.
Mana taşları, büyülü yüzükler, eski parşömenler ve nadir cevherler peş peşe satışa çıkarılıyordu.
Albrecht zaman zaman bazı eşyalara teklif veriyor, bazılarında ise yalnızca fiyatları takip ediyordu.
Aerion ise sessizdi.
Astraeus belinde durmasına rağmen, sanki onu dinliyormuş gibi ara sıra kabzasına dokunuyordu.
Tam o sırada sunucu elindeki parşömene göz attı.
-Sıradaki eserimiz...
-Son derece eski bir el yazması.
İki görevli, siyah kadifeyle kaplı uzun bir sandığı sahnenin ortasına taşıdı.
Sandığın kapağı açıldığında, içinde koyu lacivert deriyle ciltlenmiş eski bir kitap ortaya çıktı.
Sayfalarının kenarları sararmış, kapağı ise yılların izlerini taşıyordu.
Sunucu kitabı dikkatlice kaldırdı.
-Bu eser, kimliği bilinmeyen bir tarihçi tarafından yaklaşık üç yüz yıl önce kaleme alınmıştır.
-İçeriğinde...
-Eski hanedanlar hakkında günümüze ulaşmamış pek çok kayıt bulunduğu düşünülüyor.
-Soy ağaçları...
-Kayıp kaleler...
-Gizli antlaşmalar...
-Ve resmî tarihte yer almayan birçok olay...
Salondaki tarih meraklılarının ilgisi bir anda kitaba yöneldi.
Bazıları kendi aralarında fısıldaşmaya başlamıştı.
-Böyle bir kitap ilk kez görüyorum.
-Eğer gerçekse paha biçilemez.
Aerion'un dikkati de kitaba çevrilmişti.
Tam o sırada belindeki Astraeus hafifçe titredi.
Kılıcın sesi yalnızca Aerion'un zihninde yankılandı.
"O kitabı..."
"...buradaki hiç kimsenin eline geçmemesi gerekiyor."
Aerion belli etmeden gözlerini kitaptan ayırmadı.
"Neden?"
Astraeus kısa bir süre sustu.
"Şimdi açıklayamam."
"Konağa döndüğümüzde sana her şeyi anlatacağım."
"Ama ne olursa olsun..."
"...o kitabı başkasına bırakma."
Aerion'un bakışları keskinleşti.
Astraeus'un sesindeki ciddiyeti daha önce çok az kez duymuştu.
Kılıç, sıradan bir tarih kitabı için böyle bir uyarıda bulunmazdı.
Aerion, locanın diğer ucunda oturan Albrecht'e döndü.
-Sanırım...
-Bu kitaba da ihtiyacımız olacak.
Albrecht, Aerion'un yüzündeki ifadeyi görünce herhangi bir soru sormadı.
Sessizce teklif plakasını eline aldı.
-Belli ki önemli.
-O hâlde elimizden geleni yaparız.
Tam o anda sunucu tokmağını masaya vurdu.
-Başlangıç fiyatı...
-Bin beş yüz altın!
Salonda peş peşe yeni teklifler yükselmeye başladı.
İlk teklifi ön sıralarda oturan yaşlı bir bilgin verdi.
—Bin sekiz yüz!
Hemen ardından başka bir el havaya kalktı.
—İki bin!
—İki bin üç yüz!
Teklifler kısa sürede artmaya başladı.
Albrecht sakinliğini koruyordu.
Kimseyle yarışır gibi görünmüyor, yalnızca doğru anı bekliyordu.
Aerion ise gözlerini kitaptan ayırmıyordu.
Belindeki Astraeus yeniden konuştu.
"Sakın kapağına aldanma."
"Asıl değerli olan sayfaları değil..."
"...içine gizlenmiş olan şey."
Aerion'un kaşları hafifçe çatıldı.
"Gizlenmiş olan şey mi?"
"Evet."
"Ama burada bundan fazlasını söylemeyeceğim."
"Ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi."
Aerion kısa bir süre sessiz kaldı.
"Anlaşıldı."
Tam o sırada teklif dört bin altına ulaştı.
Sunucu heyecanla tokmağını kaldırdı.
—Dört bin altın!
—Artıran var mı?
Albrecht ilk kez plakasını kaldırdı.
—Beş bin altın.
Salondaki uğultu yeniden yükseldi.
-Bugün Batı Ticaret Birliği ne topluyor böyle?
-Önce yaşayan bir kılıç...
-Şimdi de eski bir kitap...
Karşı taraftaki locadan başka bir teklif geldi.
—Altı bin altın.
Albrecht tereddüt etmeden cevap verdi.
—Yedi bin.
Teklif veren kişi birkaç saniye düşündü.
Sonunda başını iki yana sallayarak plakasını indirdi.
Kitabın tarihi değeri büyük olsa da...
Yedi bin altın edecek kadar önemli olduğuna inanmıyordu.
Sunucu salona göz gezdirdi.
—Yedi bin altın!
—Başka teklif var mı?
Sessizlik...
Kimse konuşmadı.
Sunucu tokmağını havaya kaldırdı.
—Birinci kez...
—İkininci kez...
Tam tokmak masaya inecekken...
Salonun arka tarafındaki ağır kapılar gıcırdayarak açıldı.
İçeriye siyah pelerinli üç kişi girdi.
Yüzlerini örten maskeler nedeniyle kimlikleri seçilemiyordu.
Ortadaki kişi hiç vakit kaybetmeden plakasını kaldırdı.
Sakin ama otoriter bir sesle konuştu.
—On bin altın.
Bir anda bütün salon yeniden sessizliğe gömüldü.