Teklifler art arda yükselmeye devam ediyordu.
—On bir bin altın!
—On iki bin!
—On üç bin!
Salonu dolduran uğultu her geçen saniye biraz daha büyüyordu. Fakat Aerion'un dikkati artık açık artırmada değildi.
Bakışları maskeli üçlüye kilitlenmişti.
Onlarda diğer konuklardan farklı bir şey vardı.
Duruşları...
Nefes alışları...
Etrafı izleyiş biçimleri...
Bunların hiçbiri sıradan savaşçılara ait değildi.
Yıllarca disiplinle eğitilmiş insanlara özgü o sessiz soğukkanlılık üzerlerinden adeta taşmıştı.
Aerion derin bir nefes aldı.
—Albrecht.
Yaşlı tüccar başını çevirdi.
—Buyur.
—Onlarla görüşmeliyiz.
—Kim olduklarını öğrenmemiz gerekiyor.
Albrecht üçlüyü birkaç saniye dikkatle inceledi.
Ardından ağır ağır başını salladı.
—Anlaşıldı.
Yakınında bekleyen görevliyi çağırdı.
—Şu üç konuğa gidin.
—Batı Ticaret Birliği locasında kendileriyle kısa bir görüşme yapmak istediğimizi söyleyin.
Görevli saygıyla eğildi.
—Emredersiniz.
Yaklaşık iki dakika sonra...
Locanın kapısı üç kez çalındı.
—Girebilir miyiz?
—Buyurun.
Kapı ağır ağır açıldı.
Üç maskeli kişi sessiz adımlarla içeri girdi.
İçeri girdikleri anda...
Ortadaki kişinin bakışları doğrudan Aerion'un belindeki Astraeus'a takıldı.
Bedeni bir anda taş kesildi.
Nefesi düzensizleşti.
Bakışları yavaşça yukarı çıktı.
Beyaz saçlar...
Gri gözler...
Ve...
Argentis Hanedanı'nın sembolü hâline gelen kutsal kılıç.
Elleri istemsizce titremeye başladı.
Yanındaki iki kişi de aynı anda gerildi.
Gözlerindeki şüphe yerini yavaş yavaş imkânsız görünen bir gerçeğe bırakıyordu.
Ortadaki kişi istemsizce bir adım öne çıktı.
—...Lord Argentis...
Sesi neredeyse fısıltıdan ibaretti.
Sanki bu ismi biraz daha yüksek sesle söylese gördüğü hayal dağılıp gidecekti.
—Siz...
Gözleri dolmaya başladı.
—Gerçekten...
—Hayattasınız...
Son kelimeyi söylerken sesi titredi.
—Siz gerçekten...
—Genç Lord Aerion Argentis misiniz?
Aerion onları dikkatle süzdü.
Yüzlerini seçemiyordu.
Ama sesleri...
Duruşları...
You might be reading a pirated copy. Look for the official release to support the author.
Çocukluğunun silik anıları zihninde canlanmaya başladı.
Malikânenin avlusunda uzaktan gördüğü seçkin savaşçılar...
Babasının en çok güvendiği insanlar...
Sakin bir sesle konuştu.
—Anlaşılan beni tanıyorsunuz.
—Ama ben yüzlerinizi göremiyorum.
—Maskelerinizi çıkarın.
—Ve kendinizi tanıtın.
Üçü tek kelime etmeden maskelerini çıkardı.
Sonraki anda...
Hiç tereddüt etmeden aynı anda tek dizlerinin üzerine çöktüler.
Başlarını derin bir saygıyla eğdiler.
Ortadaki kızıl saçlı genç konuştu.
—Lordum...
—Ben Isolde.
Solundaki sarışın adam sözü devraldı.
—Ben Elwin.
Sağ taraftaki genç başını biraz daha eğdi.
—Ben Cassian.
Üçü aynı anda konuştu.
—Biz...
—Argentis'in Gölge Eli'nin üyeleriyiz.
Locadaki hava bir anda dondu.
Lina, Killian ve Elys şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Albrecht ise bu ismi ilk kez duyuyordu.
Aerion'un gözlerinde ilk kez belirgin bir şaşkınlık oluştu.
Dudaklarından istemsizce tek bir cümle döküldü.
—Demek...
—Hâlâ hayattasınız.
Bu sözün ardından odanın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Yıllardır ölü bildikleri efendileriyle...
Yıllardır öldüğünü sandığı muhafızlar...
Nihayet aynı odadaydı.
Isolde başını kaldırdı.
Gözlerinde yıllardır bastırdığı duygular vardı.
—Biz de sizin öldüğünüzü sanıyorduk, Lordum.
—Hanedanın düştüğü gün...
—Sizi koruyamadığımızı düşündük.
Sesindeki suçluluk gizlenemiyordu.
Aerion bunu fark etti.
Ama kimseyi suçlamadı.
Sessizce sordu.
—Ekibin geri kalanına ne oldu?
Üçü birbirine baktı.
Kimse konuşmak istemiyordu.
Sonunda Cassian derin bir nefes verdi.
—Saldırı sona erdiğinde...
—Yüz kişilik Gölge Eli'nden...
—Yalnızca yirmi kişi hayatta kalabildi.
Sözleri locanın içinde yankılandı.
Kimse konuşmadı.
Elwin sessizliği bozdu.
—Bizim görevimiz cephede ölmek değildi.
—Hanedanın geleceğini korumaktı.
—Bu yüzden geri çekilmek zorunda kaldık.
Sesi sakin görünmeye çalışıyordu.
Ama yumruklarını sıkan elleri gerçeği ele veriyordu.
—Bugün bile...
—O kararı verdiğimiz için kendimizi affedemiyoruz.
Isolde gözlerini kapattı.
—Hanedan düştükten sonra birbirimizden ayrıldık.
—Dünyanın dört bir yanına dağıldık.
—Kimimiz aile kayıtlarını topladı.
—Kimimiz kutsal emanetlerin peşine düştü.
—Kimimiz eski malikâneleri tek tek dolaştı.
Cassian devam etti.
—Yıllardır tek bir amaç için yaşıyoruz.
—Argentis Hanedanı'na ait ne varsa...
—Yanlış ellere geçmeden korumak.
Elwin sahnedeki kitaba baktı.
—Bugün burada olmamızın nedeni de bu.
—Bu kitabın içinde eski hanedanlara ait kayıp kayıtlar bulunduğunu öğrendik.
—Yanlış kişilerin eline geçerse...
—Yüzyıllardır saklanan sırlar ortaya çıkabilir.
Aerion uzun süre sessiz kaldı.
On yıl...
On yıl boyunca kimse onlara emir vermemişti.
Kimse onları ödüllendirmemişti.
Ama onlar yine de görevlerini bırakmamıştı.
Bu sadakat...
Altınla satın alınamazdı.
Güçle de elde edilemezdi.
Aerion'un gözleri yumuşadı.
—Güzel iş çıkarmışsınız.
—Argentis Hanedanı...
—Sizin gibi insanlara sahip olduğu için şanslıymış.
Üç savaşçının omuzları hafifçe titredi.
Yıllardır ilk kez...
Bir Argentis tarafından takdir ediliyorlardı.
Isolde başını daha da eğdi.
—Bu...
—Hayatımız boyunca ettiğimiz yemindi, Lordum.
Aerion birkaç saniye onları izledi.
Sonra sakin ama kararlı bir sesle konuştu.
—Ayağa kalkın.
Üçü aynı anda doğruldu.
—Artık yalnız değilsiniz.
—Ve bundan sonra...
—Bu yükü tek başınıza taşımayacaksınız.
Üç savaşçının gözlerinde yıllardır kaybolmuş olan umut yeniden parlamaya başladı.
Tam o sırada dışarıdan sunucunun sesi yeniden duyuldu.
—On üç bin altın!
—Başka teklif var mı?
Isolde derin bir nefes aldı.
Bakışlarını salona çevirdi.
—Lordum...
—Kitabı kaçırmamalıyız.
—Onun için buradayız.
Aerion başını hafifçe salladı.
—Haklısın.
Ardından gözlerini yeniden üçüne çevirdi.
—Yıllardır topladığınız emanetler...
—Nerede?
Cassian hiç vakit kaybetmeden cevap verdi.
—Hepsi tek bir yerde değil.
—Böylesi çok tehlikeli olurdu.
Elwin sözü devraldı.
—Yirmimiz de farklı bölgelere dağıldık.
—Her birimiz yalnızca bize emanet edilen eserlerden sorumluyuz.
—Bazıları eski malikânelerin altındaki gizli odalarda...
—Bazıları unutulmuş tapınaklarda...
—Bazıları ise yalnızca Gölge Eli'nin bildiği sığınaklarda saklanıyor.
Isolde cübbesinin iç cebinden ince, siyah bir madalyon çıkardı.
Madalyonun üzerinde Argentis Hanedanı'nın solmuş arması işlenmişti.
—Hayatta kalan her üyede bunun bir benzeri var.
—Bu madalyonlar birbirimizin kimliğini doğrulamamızı sağlıyor.
—Ve yalnızca yirmimizin bildiği gizli kayıtların anahtarı görevini görüyor.
Aerion madalyonu birkaç saniye inceledi.
Yıllar önce babasının çalışma odasında buna benzer bir sembol gördüğünü hatırlıyordu.
Demek ki Gölge Eli...
Sandığından çok daha hazırlıklıydı.
Başını onaylarcasına salladı.
—Doğru karar vermişsiniz.
—Eğer her şeyi tek bir yerde saklasaydınız...
—Bir baskınla Argentis Hanedanı'nın geriye kalan son mirası da yok olurdu.
Üçü aynı anda başlarını eğdi.
—Teşekkür ederiz, Lordum.
Aerion'un sesi bu kez daha kararlıydı.
—Diğerlerine haber gönderin.
—Şimdiye kadar topladıkları bütün kayıtları, emanetleri ve eserleri yanlarına alsınlar.
—Kuzeye dönsünler.
—Yakında ben de orada olacağım.
Üçünün gözleri aynı anda büyüdü.
Isolde'nin sesi hafifçe titredi.
—Yani...
—Argentis Hanedanı yeniden mi...
Aerion sözünü tamamladı.
—Henüz değil.
—Ama artık saklanmayacağız.
—Önce geçmişimizi geri alacağız.
—Sonra geleceğimizi inşa edeceğiz.
Bu sözler üç savaşçının kalbine yıllardır sönmüş olan ateşi yeniden düşürdü.
Hepsi aynı anda sağ yumruklarını göğüslerine götürdü.
—Emriniz başımız üstüne, Lordum.
Tam o sırada Astraeus yeniden konuştu.
Sesi yalnızca Aerion'un zihninde yankılandı.
"Onlara güvenebilirsin."
"Ama kitabı yine de almalısın."
"Çünkü onların bile bilmediği bir şey var."
Aerion içinden sordu.
"Nedir?"
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Astraeus konuştu.
"O kitabın son sayfaları..."
"...eksik değil."
Aerion'un kaşları hafifçe çatıldı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Birileri onları kasıtlı olarak gizledi."
"Neden?"
"Çünkü o sayfalarda..."
"...Argentis Hanedanı'nın neden yok edildiği yazıyor."
Aerion'un kalbi bir an duracak gibi oldu.
Şimdiye kadar herkes bunun güç mücadelesi olduğunu söylemişti.
Fakat Astraeus'un sözleri...
Gerçeğin bundan çok daha büyük olduğunu ima ediyordu.
Tam o sırada locanın kapısı yeniden çalındı.
İçeri giren görevli saygıyla eğildi.
—Efendim Albrecht.
—Açık artırma son aşamaya geldi.
—Eğer teklif vermeye devam edecekseniz salona dönmeniz gerekiyor.
Albrecht ayağa kalktı.
—Biz de tam onu yapacaktık.
Aerion son kez Isolde, Elwin ve Cassian'a baktı.
—Bu konuşma burada bitmedi.
—Açık artırmadan sonra konağa gelin.
—Orada daha rahat konuşuruz.
Üçü aynı anda başlarını eğdi.
—Emredersiniz...
Lordum.
Maskelerini yeniden taktılar.
Birkaç saniye sonra locadan ayrıldılar.
Onları izleyen Aerion, kapı kapanana kadar tek kelime etmedi.
İçinde tarif edemediği bir his vardı.
Yıllardır tamamen yalnız olduğunu düşünmüştü.
Oysa bugün...
Geçmişinden geriye kalan insanların hâlâ nefes aldığını öğrenmişti.
Ve ilk kez...
Argentis Hanedanı'nın gerçekten küllerinden doğabileceğine inanmaya başlamıştı.
Derin bir nefes aldı.
Sonra kutunun bulunduğu salona doğru yürümeye başladı.
Şimdi geçmişin kapısını aralayacak ilk anahtar...
O eski kitabın içindeydi.