← Novel

The White Reaper [Turkish]

Chapter 21 / 86

‹›

İçerideki Düşman

The White Reaper [Turkish]

🌐Novel TranslateRead raw Chinese web novels in instant English — free Chrome extension.Add to Chrome

Gece çoktan şehrin üzerine çökmüştü.

Müzayede salonundan yükselen kalabalığın sesi geride kalırken, taş döşeli sokaklar yeniden sessizliğe bürünüyordu. Yol boyunca dizilmiş büyü lambaları, altın renkli ışıklarıyla karanlığı deliyor; ara sıra geçen faytonların tekerlek sesleri gecenin dinginliğini bozuyordu.

Aerion, Batı Ticaret Birliği konağına doğru ağır adımlarla ilerliyordu.

Sağında Lina...

Solunda Killian...

Birkaç adım gerisinde Elys ve Albrecht vardı.

Kimse konuşmuyordu.

Bugün yaşananlar, her birinin zihnini farklı düşüncelerle doldurmuştu.

Kutunun içindeki eski kitap...

Belki de on yıldır aradığı cevapların ilk anahtarıydı.

Fakat zihnini meşgul eden tek şey bu değildi.

Argentis'in Gölge Eli...

Hanedanın düşüşünden sonra bile görevlerini terk etmeyen yirmi kişi...

Onların hâlâ hayatta olduğunu öğrenmek, yıllardır içinde taşıdığı boşluğun küçük de olsa dolmasını sağlamıştı.

Belki de gerçekten yalnız değildi.

Belki de...

Argentis Hanedanı'nın küllerinin altında hâlâ sönmemiş bir kıvılcım vardı.

Tam o sırada Astraeus'un sesi zihninde yankılandı.

"Bu gece..."

"...öğreneceğin gerçekler, şimdiye kadar bildiğin her şeyi değiştirebilir."

Aerion gözlerini ufka çevirdi.

Derin bir nefes aldı.

Ne öğrenirse öğrensin...

Artık geri dönüş yoktu.

Çünkü bu gece yalnızca eski bir kitabın sayfaları açılmayacaktı.

On yıl önce kanla mühürlenmiş bir geçmiş de yeniden gün yüzüne çıkacaktı.

Yaklaşık yarım saat sonra...

Batı Ticaret Birliği konağının demir kapıları ağır ağır açıldı.

Görevliler saygıyla eğilirken Aerion ve diğerleri avluya girdi.

Ay ışığı, beyaz taşlarla döşeli geniş bahçeyi gümüş gibi aydınlatıyordu. Çeşmeden yükselen su sesi, gecenin sessizliğine eşlik ediyor; bahçenin iki yanında uzanan çam ağaçları rüzgârla birlikte hafifçe sallanıyordu.

Kapının önünde bekleyen başkahya öne çıktı.

"Hoş geldiniz, Efendim Albrecht."

Albrecht başını salladı.

"Misafirlerimiz birazdan gelecek."

"Kimsenin rahatsız etmemesini istiyorum."

"Toplantı odasını hazırlayın."

Başkahya hiç soru sormadan eğildi.

"Emredersiniz."

Birkaç dakika sonra...

Konağın en üst katındaki toplantı odasında beş kişi sessizce bekliyordu.

Odanın ortasında uzun meşe bir masa duruyordu. Duvarları eski tablolar ve ayrıntılı haritalar süslüyor, şöminede yanan odunların çıtırtısı odaya sıcaklık katıyordu.

Albrecht masanın başına geçti.

Lina ile Elys yan yana otururken Killian pencerenin önüne gidip dışarıyı izlemeye başladı.

Aerion ise ayakta kalmayı tercih etti.

Elindeki ahşap kutuya bakıyordu.

İçindeki kitabı açmak istiyordu.

A case of theft: this story is not rightfully on Amazon; if you spot it, report the violation.

Fakat Astraeus'un sözleri hâlâ zihninde yankılanıyordu.

"Şimdilik bekle."

Tam o sırada...

Kapı üç kez çalındı.

Albrecht kısa bir bakış attı.

"Girin."

Kapı açıldı.

İçeri Isolde, Elwin ve Cassian girdi.

Bu kez maskeleri yoktu.

Kapı kapanır kapanmaz üçü de sağ yumruklarını göğüslerine götürerek hafifçe eğildi.

"Lord Argentis."

Aerion da başıyla karşılık verdi.

"Oturun."

Üçü sessizce masanın karşı tarafına geçti.

Odaya kısa süreli bir sessizlik çöktü.

Aerion, karşısında oturan üç kişiyi dikkatle inceliyordu.

Çocukluğunda onları yalnızca uzaktan görmüştü.

Şimdi ise yıllar sonra ilk kez aynı masanın etrafında oturuyorlardı.

Sessizliği Isolde bozdu.

"Lordum..."

"Diğer on yedi üyeye haber göndermeye başladık."

"Gölge Eli'nin kullandığı özel haberleşme ağı hâlâ aktif."

Aerion kaşını hafifçe kaldırdı.

"Bu kadar yıl boyunca bozulmadan kaldı mı?"

Elwin başını salladı.

"Hanedan yıkılmadan önce hazırlanmıştı."

"Hiçbir ülkenin posta ağına bağlı değil."

"Mesajlarımız yalnızca bize sadık ulaklar ve gizli işaretler aracılığıyla taşınıyor."

Cassian masanın üzerine küçük, deri kaplı bir defter bıraktı.

"Bu da son on yılda ulaştığımız her bilginin özeti."

"Kayıp malikâneler..."

"Gizli depolar..."

"Emanetler..."

"Ve..."

"Kayıp olduğu düşünülen Argentis mensupları."

Aerion'un bakışları deftere kaydı.

"Kayıp Argentis mensupları mı?"

Cassian ağır ağır başını salladı.

"Evet."

"Hanedanın düştüğü gün..."

"Herkes ölmedi."

"O karmaşada izini kaybettiğimiz insanlar vardı."

"Yıllardır onları da arıyoruz."

Bu sözler odadaki havayı yeniden değiştirdi.

Lina şaşkınlıkla Aerion'a baktı.

"Yani..."

"Hanedandan başka sağ kalanlar da olabilir mi?"

Isolde derin bir nefes aldı.

"Kesin olarak bilmiyoruz."

"Ama elimizde bunu düşündüren bazı izler var."

Aerion'un bakışları sertleşti.

"Eğer gerçekten hayattalarsa..."

"Onları bulacağız."

"Kim olurlarsa olsunlar."

Tam o sırada...

Aerion'un belindeki Astraeus hafifçe titreşti.

Bu titreşim öncekilerden farklıydı.

Daha güçlü...

Daha huzursuzdu.

Kılıçtan yükselen ses yalnızca onun duyabileceği kadar alçaktı.

"Kutuyu aç."

"Artık zamanı geldi."

Aerion sessizce ahşap kutuyu masanın üzerine koydu.

Odadaki herkesin bakışları aynı anda eski kutuya çevrildi.

Şöminedeki alevler hafifçe titrerken...

Aerion yavaşça kapağı kaldırdı.

Aerion, eski kitabı dikkatlice ahşap kutudan çıkardı.

Yıpranmış deri kapağına işlemiş çatlaklar, yılların izlerini taşıyordu.

Kitabı masanın üzerine bıraktı.

Ardından Astraeus'u kınından çıkarıp yavaşça yanına koydu.

Kılıç masaya değer değmez...

Kabzasındaki Argentis arması soluk bir ışıkla parlamaya başladı.

Başta yalnızca Aerion'un duyabileceğini düşündüğü ses, bu kez odanın tamamında yankılandı.

"Aerion..."

Odadaki herkes irkilerek kılıca baktı.

Lina'nın gözleri hayretle açıldı.

Killian ise istemsizce ayağa kalktı.

Elys'in yüzündeki sakin ifade ilk kez bozulmuştu.

Albrecht'in dudakları hafifçe aralandı.

Isolde, Elwin ve Cassian ise nefeslerini tutmuştu.

Konuşan...

Kılıcın kendisiydi.

Astraeus'un tok ve yaşlı sesi odanın her köşesine yayıldı.

"Aerion..."

"İlk kez kılıç kullanmaya başladığın dönemde..."

"...kaptan yardımcısı olarak atanan Rani'yi..."

"...ve sana hizmet etmesi için görevlendirilen Mari'yi hatırlıyor musun?"

Aerion'un zihninde iki tanıdık yüz belirdi.

Rani...

Her eğitiminde yanında bulunan, disiplinli bir şövalye.

Mari...

Çocukluğundan beri malikânede hizmet eden, sessiz ve nazik genç kadın.

Başını yavaşça salladı.

"Evet."

"Hatırlıyorum."

Astraeus'un sesi bu kez daha ağır çıktı.

"Onlar..."

"...haindi."

Oda bir anda sessizliğe gömüldü.

Kimse konuşamadı.

Lina duyduklarına inanamayarak Aerion'a baktı.

"Ne...?"

Killian'ın kaşları çatıldı.

Elys'in yüzü ciddileşti.

Isolde'nin gözbebekleri titredi.

"Rani..."

"Ve Mari..."

Cassian'ın yumrukları sıkıldı.

"Hayır..."

"Bu doğru olamaz."

Astraeus konuşmaya devam etti.

"Ne yazık ki..."

"Doğru."

"Fakat onlar..."

"...hanedandaki tek hain değildi."

Odadaki herkes dikkat kesilmişti.

Astraeus'un sesi geçmişin derinliklerinden gelen bir tanık gibiydi.

"Argentis Hanedanı'nın düşüşünden dört yıl önce..."

"...eski aile reisi Jamie Argentis..."

"...ihanetin izlerini fark etti."

"Yürüttüğü gizli soruşturma sonucunda..."

"...hanedana sızmış çok sayıda casusu ortaya çıkardı."

"Onların tamamı..."

"...sessizce ortadan kaldırıldı."

Isolde şaşkınlıkla fısıldadı.

"Demek o yıllarda aniden ortadan kaybolan görevliler..."

Astraeus cevap verdi.

"Evet."

"Onlar hainlerdi."

"Olayın hanedanın içine yayılmasını istemeyen Jamie Argentis..."

"...ihaneti gizli tuttu."

"Çünkü en küçük bir panik bile..."

"...gerçek düşmanların saklanmasına fırsat verebilirdi."

Odadaki hava giderek ağırlaşıyordu.

Fakat Astraeus'un anlatacakları henüz bitmemişti.

"Ancak..."

"İki kişi gözden kaçtı."

"Rani."

"Ve Mari."

Aerion'un bakışları sertleşti.

"Nasıl?"

Astraeus kısa bir süre sustu.

"Çünkü onlar..."

"...kusursuzdu."

"Hiçbir hata yapmadılar."

"Kimsenin şüphelenmeyeceği kadar sadık göründüler."

"Ve en önemlisi..."

"...görevleri sayesinde hanedanın merkezine erişebiliyorlardı."

Astraeus'un sesi daha da soğuklaştı.

"On yıl boyunca..."

"Argentis Hanedanı'nın askerî gücü..."

"Şövalye birliklerinin sayısı..."

"Büyücü birliklerinin dağılımı..."

"Seçkin kılıç ustalarının kimlikleri..."

"Özgün kılıç tekniklerine sahip savaşçılar..."

"Özgün büyü kullanan büyücüler..."

"Lojistik yollar..."

"Silah depoları..."

"Kaynak rezervleri..."

"Gizli üsler..."

"Ve hanedana ait sayısız askerî bilgi..."

"Rani ve Mari tarafından mektuplar aracılığıyla düzenli olarak Thessaryn İmparatorluğu'na gönderildi."

Kimse nefes almaya cesaret edemiyordu.

Astraeus'un söylediği her cümle...

Hanedanın çöküşünü biraz daha anlaşılır hâle getiriyordu.

"Thessaryn..."

"Argentis'i hiçbir zaman yalnızca dışarıdan saldırarak yenemeyeceğini biliyordu."

"Bu yüzden önce..."

"...onu içeriden çürüttüler."

Aerion'un elleri yavaşça yumruk hâline geldi.

Tırnakları avuçlarına batıyordu.

Çocukluğunda kendisine gülümseyen insanlar...

Meğer yıllardır düşmana hizmet ediyorlardı.

Astraeus son kez konuştu.

"Hanedan düştüğü gün..."

"Thessaryn ordusu yalnızca güçlü değildi."

"Nereye saldıracağını..."

"Hangi kalenin ne kadar dayanacağını..."

"Hangi birliklerin ne zaman harekete geçeceğini..."

"Ve kimi önce öldürmesi gerektiğini de biliyordu."

"Çünkü o savaş..."

"...başlamadan çok önce kaybedilmeye başlanmıştı."

🌐Novel TranslateRead raw Chinese web novels in instant English — free Chrome extension.Add to Chrome
‹ PreviousNext ›