Geçitte geçen birkaç saatin ardından yaralar büyük ölçüde sarılmıştı. Ne var ki dinlenmek, üzerlerindeki yorgunluğu tamamen silememişti. Kristal fenerlerin ışığı her geçen dakika biraz daha sönüyor, karanlık adım adım etraflarını kuşatıyordu.
Aerion yavaşça ayağa kalktı. Kırılan kılıcından geriye kalan kabzayı kemerine taktı, ardından ork savaşçısından aldığı ağır baltayı sırtına astı. Başındaki dayanılmaz ağrı hafiflemişti, ancak tamamen kaybolmamıştı. Sanki zihninin derinliklerinde görünmez bir şey sessizce uyanmayı bekliyordu.
Önlerinde uzanan geçit karanlığın içinde kayboluyordu.
Geri dönmek bir seçenek değildi.
İlerlemek ise onları neyin beklediğini bilmedikleri bir cehenneme doğru yürümek demekti.
Aerion derin bir nefes aldı.
-Hareket ediyoruz.
Kimse itiraz etmedi.
Dördü de sönmeye yüz tutmuş kristal fenerlerin solgun ışığını takip ederek geçidin daha önce hiçbir insanın adım atmadığı derinliklerine doğru yürümeye başladı.
Geçitte ürpertici bir sessizlik hâkimdi.
Attıkları her adım taş duvarlarda yankılanıyor, uzaktan gelen su damlalarının sesi bu sessizliği daha da ağırlaştırıyordu. Tavandan sarkan siyah kökler rüzgâr olmadığı hâlde hafifçe sallanıyor, sanki onları izliyormuş hissi veriyordu.
Yaklaşık yarım saat boyunca tek bir canlıyla bile karşılaşmadılar.
Killian, duvarlara kazınmış eski sembolleri incelerken kaşlarını çattı.
-Bu sizce de garip değil mi?
Diğerleri ona döndü.
-Daha girişte bir ork birliğiyle karşılaştık. Ama yarım saattir tek bir yaratık bile görmedik.
Elys de etrafı dikkatle süzdü.
-Ben de aynı şeyi düşünüyorum.
Bakışlarını geçidin karanlığına çevirdi.
-Bu sessizlik... Normal değil.
You could be reading stolen content. Head to the original site for the genuine story.
Lina endişeyle sordu.
-O zaman ne yapacağız?
Elys gözlerini kapattı.
-Algılama büyüsünü kullanacağım.
-Yaklaşık üç yüz metreyi tarayabilirim. Eğer önümüzde büyük bir sürü varsa ya da baş edemeyeceğimiz bir şey bulunuyorsa bunu öğrenebiliriz.
Kimse konuşmadı.
Elys yavaşça diz çöktü.
Sağ elini taş zemine koydu.
Etrafındaki mana ince mavi çizgiler hâlinde avucundan zemine akmaya başladı.
-Her nefesin taşıdığı yaşamı...
-Her titreşimin sakladığı izi...
-Bana göster.
Mavi ışık taşların arasına yayıldı.
Saniyeler geçti.
Sonra...
Elys'in kaşları çatıldı.
"Neler görüyorsun?" diye sordu Aerion.
Elys hemen cevap vermedi.
Sanki hissettiklerini anlamlandırmaya çalışıyordu.
-Yaklaşık...
-...Yüz kadar yaşam belirtisi hissediyorum.
Killian'ın yüzü asıldı.
-Yüz mü?
Elys başını salladı.
-Hepsi çok güçlü değil.
-Çoğu zayıf.
-Muhtemelen goblinler, ork yavruları ya da benzer yaratıklar.
Aerion derin bir nefes verdi.
-Demek ki geçit tamamen boş değil.
Elys'in yüzündeki ifade ise daha da ciddileşti.
-Ama...
Üçü de aynı anda ona baktı.
-O sürünün çok daha ilerisinde...
-...Başka bir şey var.
Lina istemsizce yutkundu.
-Ne kadar güçlü?
Elys birkaç saniye sustu.
-Bilmiyorum.
-Ne demek bilmiyorum?
-Mana hissedebiliyorum.
-Orada bir varlık olduğundan eminim.
-Ama...
Sesindeki kararsızlık ilk kez bu kadar belirgindi.
-Gücünü ölçemiyorum.
Aerion'un bakışları sertleşti.
-Böyle bir şey mümkün mü?
-Hayır.
Elys yavaşça başını salladı.
-En azından normal şartlarda değil.
-Ya benden katbekat güçlü...
-...Ya da algılayamayacağım kadar farklı.
Geçidi yeniden sessizlik kapladı.
Kimse konuşmuyordu.
Yaklaşık yüz canavar...
Ve onların ötesinde, gücü ölçülemeyen bilinmez bir varlık.
İlerlemek intihar olabilirdi.
Geri dönmek ise Edward'ın elleriyle ölüme gönderilmek demekti.
Killian duvara yaslandı.
-Ne yapacağız?
Kimsenin cevabı yoktu.
Tam o sırada Lina, elindeki kırık kılıç kabzasına baktı.
Sessizce doğruldu.
-Bize yeni silahlar lazım.
Aerion kaşını kaldırdı.
-Yapabilir misin?
-Deneyebilirim.
Lina, dört kırık kılıç kabzasını yan yana dizdi.
Derin bir nefes aldı.
Avuçlarından yükselen saf mana, mavi ışık hâlinde kabzaları sarmaya başladı.
Önce ince mana iplikleri oluştu.
Sonra bu iplikler birbirine kenetlenerek saydam kılıç ağızlarına dönüştü.
Işık giderek yoğunlaştı.
Mana katılaşıyor...
Şekil kazanıyor...
Ve çeliği andıran parlak bir yapıya dönüşüyordu.
Lina'nın alnından ter damlamaya başladı.
Yüzü hızla soldu.
Bu büyü düşündüğünden çok daha fazla mana tüketiyordu.
Son bir kez daha ellerini sıktı.
Dört parlak ışık aynı anda söndü.
Kabzaların üzerinde artık yepyeni kılıçlar duruyordu.
Mavimsi beyaz renkte, tek bir metal parçasından dövülmüş gibi kusursuz görünen ince uzun kılıçlar...
Üzerlerinden hafif mana dalgaları yayılıyordu.
Lina sendeleyerek geriye doğru bir adım attı.
-Tamam...
Yorgun bir gülümsemeyle nefes verdi.
-En azından artık... Ellerimiz boş değil.
Aerion yeni kılıcı eline aldı.
Hafifti.
Dengeliydi.
Ve sıradan çelikten çok daha güçlü bir enerji yayıyordu.
Karanlık geçidin derinliklerine baktı.
-Demek bizi bekliyorsunuz...
Parmakları kılıcın kabzasını biraz daha sıkıca kavradı.
-O hâlde biz de geliyoruz.