Geçit daralmaya başladıkça hava da değişmeye başladı.
Yoğun mana, görünmez bir sis gibi mağaranın derinliklerini kaplıyor, alınan her nefesi ağırlaştırıyordu. Duvarlara kazınmış kadim semboller artık daha sık görülüyor, yer yer solgun mor bir ışıkla titreşiyordu. Sanki geçidin kendisi yaşayan bir organizmaydı ve attıkları her adımı hissediyordu.
Hiç kimse konuşmuyordu.
Killian alışılmadık bir sessizlik içinde çevresini izliyor, Lina ise yürürken mana kılıcının kabzasını istemsizce biraz daha sıkı kavrıyordu. Elys ara sıra gözlerini kapatıyor, algılama büyüsüyle ilerideki varlığı takip etmeye çalışıyordu. Hissettiği güç her geçen saniye zayıflıyor... fakat hâlâ ölçemiyordu.
Aerion en önde yürüyordu.
Başındaki zonklama her adımda biraz daha şiddetleniyor, şakaklarının içinde görünmez bir kalp atıyormuş gibi ritmik bir acı hissediyordu. Buna rağmen durmadı.
Yaklaşık beş dakika sonra geçit aniden sona erdi.
Önlerinde, yüksek tavanlı devasa bir mağara uzanıyordu.
Mağaranın büyük bölümü durgun suyla kaplıydı. Kristal fenerlerin cılız ışığı, suyun yüzeyine vuruyor; siyah tavanı ve kırılmış taş sütunları titreşen gölgeler hâlinde yansıtıyordu.
Bulundukları çıkıntıyla mağaranın ortasında yükselen küçük taş adacığı arasında, yalnızca tek kişinin yürüyebileceği kadar dar, eski bir taş köprü uzanıyordu.
Köprünün bazı yerleri çatlamış, kenarları zamanla aşınmıştı. Altındaki koyu suyun derinliği ise seçilemiyordu.
Taş adacığın üzerinde, kırılmış sütunların gölgesine yaslanmış küçük bir siluet seçiliyordu.
Dört arkadaş oldukları yerde durdu.
İlk bakışta sıradan bir çocuğa benziyordu.
En fazla on ya da on iki yaşlarındaydı.
Fakat başının iki yanından yükselen siyah boynuzlar, kaba bir yaratığın uzuvlarından çok obsidyenden işlenmiş görkemli bir tacı andırıyordu. İnce, kusursuz ve geriye doğru zarifçe kıvrılıyor; mat yüzeyleri kristal fenerlerin ışığında loş bir parlaklık yayıyordu.
Buğday sarısı kısa saçları kana bulanmıştı.
Alnında derin bir yara vardı.
Yarı açık kızıl gözleri yavaş yavaş ferini kaybediyordu.
Karnına saplanmış uzun bir kılıç hâlâ yerindeydi.
Kılıcın etrafından akan koyu mor kan, taş zemine damlıyor, oradan da suya karışarak mor halkalar oluşturuyordu.
Elys'in nefesi kesildi.
-...Bu kadar yoğun mana...
-...Gerçekten ondan geliyor.
Killian istemsizce bir adım geri attı.
-Bütün o canavarlar...
-Bundan mı kaçıyordu?
-Evet.
-Emin değilim ama hissettiğim güç bu çocuğa ait.
Lina çocuğa uzun süre baktı.
-Bu kadar ağır yaralı biri...
-Bunu nasıl yapabilir?
The story has been stolen; if detected on Amazon, report the violation.
Elys başını yavaşça iki yana salladı.
-Bilmiyorum.
-Ama gücü hâlâ ölçemiyorum.
-Sanki...
-Dipsiz bir kuyuya bakmaya çalışıyorum.
Aerion sessizce taş köprüye baktı.
Köprü eskiydi ama hâlâ sağlam görünüyordu.
Çocuğun bulunduğu adacığa ulaşmanın başka bir yolu yoktu.
-Gideceğiz.
Killian hemen itiraz etti.
-Emin misin?
-Ya bu bir tuzaksa?
Aerion gözlerini çocuktan ayırmadı.
-Bilmiyorum.
-Ama burada bekleyerek hiçbir şey öğrenemeyiz.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonunda Killian omuz silkti.
-İçime hiç sinmiyor...
-Ama seni bu kararından vazgeçiremeyeceğimi de biliyorum.
Aerion ilk adımı attı.
Eski taş köprü, ağırlığıyla hafifçe gıcırdadı.
Dördü de istemsizce duraksadı.
Köprü yıkılmadı.
Aerion yürümeye devam etti.
Arkasından Lina, ardından Elys ve en son Killian geçti.
Her adımda yalnızca ayak sesleri ve aşağıdaki durgun suyun hafif dalgalanması duyuluyordu.
Köprünün sonuna ulaştıklarında Aerion yavaşça taş adacığa çıktı.
Çocuğa birkaç adım kalmıştı.
Hiçbir tepki vermiyordu.
Nefesi o kadar zayıftı ki göğsünün hareketi ancak dikkatle bakıldığında fark edilebiliyordu.
Aerion diz çökmeden önce etrafı son kez inceledi.
Yıkılmış sütunlar...
Taş zemine yayılmış mor kan...
Ve çocuğun bedenine saplanmış kılıç...
Burada kısa süre önce çok şiddetli bir savaş yaşandığı belliydi.
Lina sessizce fısıldadı.
-Yaşayacak mı?
Aerion cevap vermedi.
Bu sorunun cevabını yalnızca Lina verebilirdi.
Elys birkaç adım öne çıktı. Çocuğun bedenini dikkatle inceledikten sonra sakin bir sesle konuştu.
-O sorunun cevabını ancak sen verebilirsin, Lina. Neden onu kurtarmayı denemiyorsun?
Lina bir an tereddüt etti.
-Karnındaki kılıcı çıkaramayız. Çıkarırsak kanamayı durduramam.
-Biliyorum.
-Eğer hiçbir şey yapmazsak birkaç dakika içinde ölecek.
Killian kollarını göğsünde birleştirdi.
-Bir dakika... Gerçekten onu kurtarmayı mı düşünüyorsunuz?
-Bu çocuğun ne olduğunu bile bilmiyoruz.
-Ne olduğu umurumda değil.
Lina'nın sesi bu kez kararlıydı.
-Şu an tek bildiğim şey önümde ölmek üzere olan bir çocuk olduğu.
-Eğer kurtarabileceksem bunu deneyeceğim.
Killian derin bir nefes verdi.
-Ben sadece... bunun başımıza iş açmasından korkuyorum.
Aerion sonunda konuştu.
-Korkmakta haklısın.
-Hepimiz korkuyoruz.
-Bu yüzden gardımızı indirmeyeceğiz.
Aerion baltasını omzundan indirerek taş zemine bıraktı.
-Killian.
-Çevreyi gözetle.
-En ufak bir hareket görürsen ya da hissedersen hemen haber ver.
-Anlaşıldı.
-Elys.
-Algılama büyünü sürdür.
-Eğer mağaraya başka bir şey girerse ilk sen fark edeceksin.
-Evet.
Aerion son kez Lina'ya baktı.
-Elinden geleni yap.
Lina derin bir nefes aldı.
Yavaşça diz çöktü ve titreyen ellerini çocuğun bedenine uzattı.
Lina derin bir nefes aldı.
Yavaşça diz çöktü ve ellerini çocuğun bedenine uzattı.
Avuçlarının arasında altın renkli mana toplanmaya başladı.
Mağaranın karanlığı, kutsal ışığın sıcak parıltısıyla aydınlanırken Lina gözlerini kapattı.
-Yaşamın kadim nefesi, kırılan eti yeniden ör. Kutsal ışığın merhametiyle kanı durdur, kemiği kaynat, ruhu bedene yeniden bağla. Solmuş yaşam kıvılcımı yeniden alevlensin. Acılar son bulsun.
-İlahi Şifa.
Altın ışık çocuğun bedenini sardı.
Karnındaki yaranın etrafındaki kanama yavaşladı. Alnındaki derin kesik yavaşça kapanmaya başladı. Solgun tenine hafifçe renk geri döndü.
Fakat karnına saplanmış kılıç yerinden kıpırdamadı.
Büyü, kılıcın çevresindeki dokuyu iyileştirmeye çalışıyor; ancak yabancı cisim hâlâ bedenin içinde olduğu için yarayı tamamen kapatamıyordu.
Lina'nın kaşları çatıldı.
-...Olmuyor.
-Eğer kılıcı çıkarırsak kan kaybından ölebilir.
-Eğer çıkarmazsak büyü yarayı tamamen iyileştiremiyor.
Bu sözler üzerine mağarayı yeniden ağır bir sessizlik kapladı. Aerion, çocuğun karnına saplanmış kılıca bakarken, verecekleri bir sonraki kararın onun yaşamıyla ölümü arasındaki çizgiyi belirleyeceğini biliyordu.
Aerion, çocuğun karnına saplanmış kılıcı birkaç saniye boyunca dikkatle inceledi.
Kabzasını kavradı.
Derin bir nefes aldı.
-Lina.
Lina gözlerini ondan ayırmadı.
-Şifa büyüsünü tekrar kullanmak için hazır ol.
-Kılıcı çıkardığım anda yarayı kapat.
Lina kararlı bir ifadeyle başını salladı.
-Hazırım.
Altın renkli mana yeniden avuçlarında toplanmaya başladı.
Elys sessizce etrafı izliyordu.
-Çevrede bir değişiklik yok.
-Ama mana dalgalanmaları artıyor.
Killian mana kılıcını kaldırdı.
-Ben nöbetteyim.
-Eğer bir şey olursa önce bana ulaşmak zorunda kalacak.
Aerion başını hafifçe eğdi.
-Tamam.
Sağ elini kılıcın kabzasına yerleştirdi.
Soğuk metal avucunu donduracak kadar soğuktu.
-Üçe kadar sayacağım.
-Bir...
Lina ilahiyi fısıldamaya başladı.
-Yaşamın kadim nefesi, kırılan eti yeniden ör...
-İki...
Altın ışık avuçlarından yükselerek çocuğun bedenini sarmaya başladı.
-Kutsal ışığın merhametiyle kanı durdur, kemiği kaynat, ruhu bedene yeniden bağla...
-Üç.
Aerion tek hamlede kılıcı çekip çıkardı.
Şlak!
Kılıç bedeninden ayrıldığı anda koyu mor kan fışkırdı.
-Tam şimdi!
Lina iki elini yaranın üzerine bastırdı.
-Solmuş yaşam kıvılcımı yeniden alevlensin.
-Acılar son bulsun.
-İlahi Şifa!
Altın ışık mağaranın içini bir anda aydınlattı.
Mor kanın akışı gözle görülür biçimde yavaşladı.
Yırtılan et birbirine yaklaşmaya başladı.
Derin yara, sanki görünmez ipliklerle dikiliyormuş gibi yavaş yavaş kapanıyordu.