Altın ışık yavaş yavaş sönmeye başladı.
Mağaranın içini dolduran yoğun mana yeniden durgunlaşırken, Lina yorgun bir nefes verip ellerini çocuğun bedeninden çekti. Alnından süzülen ter damlaları taş zemine düşerken omuzları hafifçe titriyordu. Bu kadar ağır yaralı birini iyileştirmek, sahip olduğu mananın büyük bir kısmını tüketmişti.
Sessizlik...
Yalnızca suya düşen damlaların yankısı duyuluyordu.
Dört çift göz aynı anda küçük çocuğa çevrildi.
Karnındaki derin yara tamamen kapanmamıştı, ancak artık kanamıyordu. Solgun yüzüne hafif bir renk gelmiş, nefes alışları eskisine kıyasla daha düzenli hâle gelmişti.
Lina derin bir nefes aldı.
-Hayati tehlikeyi atlattı.
-Ama ne zaman uyanacağını bilmiyorum.
Killian rahatlamış gibi görünse de mana kılıcını indirmedi.
-Bu kadar uğraştık...
-Umarım uyandığında ilk işi bizi öldürmeye çalışmak olmaz.
Elys diz çökerek çocuğun yüzünü dikkatle inceledi.
-İlginç...
Aerion bakışlarını ona çevirdi.
-Ne oldu?
Elys, çocuğun bedeninden yayılan manayı hissetmeye çalışıyordu.
-Az önceki o ölçülemeyen mana...
-Zayıfladı.
-Ama hâlâ ne kadar güçlü olduğunu anlayamıyorum.
Sanki...
-Bedeninin içinde mühürlenmiş.
Aerion birkaç saniye sessiz kaldı.
Tam o sırada...
Çocuğun sağ elinin parmakları hafifçe kıpırdadı.
Hiçbiri bunu kaçırmadı.
Dört arkadaş aynı anda silahlarına uzandı.
Mağaranın sessizliği, yaklaşan bilinmezliğin ağırlığıyla yeniden çöktü.
Altın ışığın son zerreleri de mağaranın karanlığına karıştı.
Sessizlik yeniden hâkim oldu.
Dört arkadaş, nefeslerini tutmuş hâlde küçük çocuğu izliyordu.
Bir süre hiçbir şey olmadı.
Sonra...
Çocuğun kirpikleri hafifçe titredi.
Parmakları istemsizce kıpırdadı.
Lina derin bir nefes aldı.
-Uyanıyor...
Çocuğun göz kapakları yavaşça aralandı.
Kızıl gözleri ilk başta odaklanamıyordu.
Bakışları mağaranın yüksek tavanında dolaştı, ardından kırılmış sütunlara, durgun suyun yüzeyine ve son olarak karşısında duran dört yabancıya kaydı.
Yüzünde ne korku ne de öfke vardı.
Yalnızca şaşkınlık...
Ve bitkinlik.
Hiç konuşmadan etrafını incelemeye devam etti.
Birkaç saniye sonra bakışları yavaşça aşağı indi.
Ellerini güçlükle kaldırıp karnına dokundu.
Bir an duraksadı.
Parmakları, biraz önce ölümcül olan yaranın bulunduğu yerde gezindi.
Kan durmuştu.
Yara büyük ölçüde kapanmıştı.
Küçük çocuğun gözleri hafifçe büyüdü.
Sanki gördüğüne inanamıyordu.
Uzun süre sessiz kaldı.
Sonunda dudakları güçlükle aralandı.
Kısık, yorgun ve titrek bir ses mağarada yankılandı.
-...Ben...
Boğazı kurumuştu.
Yutkunmaya çalıştıktan sonra konuşmasını tamamladı.
-...Hayatta mıyım?
Mağarayı yeniden sessizlik kapladı.
Aerion, çocuğun gözlerinin içine baktı.
-Biz de öyle olmanı sağlamak için elimizden geleni yaptık.
Çocuk birkaç saniye daha ona baktı.
Bakışlarında ilk kez hafif bir şaşkınlık belirdi. Sanki uzun zamandır ilk kez biri onu öldürmek yerine kurtarmayı seçmişti.
Aerion'un sözlerini duyan çocuğun gözbebekleri hafifçe titredi.
Yüzündeki bitkin ifade bir anda yerini gizleyemediği derin bir şaşkınlığa bıraktı.
Sanki duyduğu sözler, şimdiye kadar bildiği bütün gerçekleri altüst etmişti.
Titreyen eli hâlâ karnındaki yaranın üzerindeydi.
Dudakları aralandı, fakat birkaç saniye boyunca tek kelime edemedi.
Kızıl gözleri tek tek dördünü süzdü.
Aerion...
Lina...
Elys...
Killian...
Bakışlarında en ufak bir düşmanlık göremiyordu.
Yalnızca endişe ve merak...
Bu, onun için yabancı bir duyguydu.
Sesi titreyerek konuştu.
-İnsanlar...
Bir an duraksadı.
Sanki bu kelimeyi söylemek bile ona acı veriyordu.
-...İlk kez...
-...Beni öldürmeye çalışmak yerine...
-...Beni kurtarıyor.
Kızıl gözlerindeki şaşkınlık daha da belirginleşti.
Neredeyse fısıltıya dönüşen bir sesle sordu.
-Kimsiniz siz?
Dört arkadaş birbirlerine kısa bir bakış attı.
Sessizliği ilk bozan Aerion oldu.
-Biz birer maden kölesiyiz.
-Bilinmeyen bu geçidi keşfetmemiz için buraya gönderildik.
-Yolun sonunda seni bulduk.
-Bu kadar.
-Bizi ilgilendirmemesine rağmen seni ölüme terk etmek istemedik.
Çocuk, Aerion'un gözlerinin içine baktı.
Bakışlarını uzun süre ondan ayırmadı.
Sanki yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordu.
Fakat Aerion'un yüzünde yalnızca sakin bir ifade vardı.
Çocuğun omuzları hafifçe titredi.
Dudaklarında belli belirsiz, acı bir tebessüm belirdi.
-...Demek...
Başını yavaşça eğdi.
-...Hâlâ böyle insanlar varmış.
Sesinde şaşkınlıktan çok özlem vardı.
Sanki bunu söyleyeceğine kendisi bile inanmıyordu.
Mağaraya yeniden sessizlik çöktü.
Kristal fenerlerin solgun ışığı, küçük çocuğun boynuzlarının üzerinde titreşirken Aerion, onun yalnızca ağır yaralı bir çocuk olmadığını hissediyordu.
Yıllardır taşıdığı çok daha derin yaralar vardı.
Çocuk derin bir nefes aldı.
Gözlerini yavaşça kapattı.
Bir anda mağarayı dolduran o ezici mana, görünmez bir el tarafından bastırılıyormuş gibi hızla geri çekilmeye başladı.
Elys'in gözleri büyüdü.
-...Mana seviyesi düşüyor.
Bir saniye sonra mağarayı kaplayan yoğun baskı tamamen kayboldu.
Sanki az önce hissettikleri o sınırsız güç hiç var olmamıştı.
Elys şaşkınlıkla çocuğa baktı.
-İmkânsız...
-Bu kadar yoğun bir aurayı tamamen gizleyebiliyor...
Killian istemsizce yutkundu.
-Bunu... nasıl yaptı?
Çocuk gözlerini yeniden açtı.
Bu kez kızıl gözlerindeki sertlik de kaybolmuş, yerini derin bir yorgunluk almıştı.
Bakışlarını tek tek dördünün üzerinde gezdirdi.
Sonunda yavaşça konuştu.
-Benim adım...
Kısa bir sessizlik oldu.
-Selwyn Ashryn.
İsmini söylerken sesinde ne gurur ne de utanç vardı.
Yalnızca kabullenmişlik...
Bir süre daha sessiz kaldı.
Sanki devamını söylemek istemiyor, fakat onlara gerçeği borçlu hissediyordu.
Sonunda derin bir nefes aldı.
-Yakın zaman önce düşüşe geçen bir iblis kontluğunun...
-...son üyesiyim.
Sözleri mağaranın sessizliğinde yankılandı.
Dört arkadaşın yüzündeki ifade aynı anda değişti.
İblis.
Bu kelimeyi duydukları an, mağaranın ağır sessizliği bambaşka bir anlam kazandı. Selwyn ise gözlerini yere indirdi; sanki bu gerçeği söylemek, yıllardır taşıdığı en ağır yüklerden birini yeniden omuzlarına almasına neden olmuştu.
Selwyn'in sözleri mağaranın içinde yankılanıp kayboldu.
Hiç kimse birkaç saniye konuşmadı.
Sonunda Aerion sessizliği bozdu.
-Ben Aerion.
Başını hafifçe yanındaki üç kişiye çevirdi.
-Bunlar da Lina, Elys ve Killian.
-Hepimiz aynı maden kampında köleyiz.
-Kader bizi aynı ekibe düşürdü.
Selwyn, tek tek hepsinin yüzüne baktı.
İsimlerini zihnine kazıyormuş gibi dikkatle dinliyordu.
Lina, Selwyn'e yumuşak bir gülümsemeyle baktı.
-Tanıştığımıza memnun oldum, Selwyn.
-Keşke ilk karşılaşmamız böyle olmasaydı.
Killian omzunu silkti.
-Ben de memnun oldum... sanırım.
-Ama dürüst olmak gerekirse, iblis soyundan biriyle tanışacağımı hiç düşünmezdim.
Elys, Killian'a kısa bir bakış attı.
-Onun kim olduğu kadar, neden burada olduğu da önemli.
Sonra yeniden Selwyn'e döndü.
-Bu mağara yüzyıllardır kimsenin girmediği bir yer gibi görünüyor.
-Üstelik buraya gelirken yüzlerce ork ve başka canavarın senden kaçtığını gördük.
-Buna rağmen seni burada, ölümün eşiğinde bulduk.
Aerion sözü devraldı.
-Sana bunu yapan kimdi?
-Burada neden yalnızdın?
-Ve...
Bakışları Selwyn'in karnındaki yaraya kaydı.
-Nasıl bu hâle düştün?
Selwyn'in yüzündeki ifade ağırlaştı.
Bir an gözlerini kapattı.
Sanki o anıları hatırlamak bile canını yakıyordu.
Uzun süre sessiz kaldı.
Mağaraya yalnızca su damlalarının sesi hâkimdi.
Sonunda gözlerini yeniden açtı.
-Bu...
-Kısa anlatılabilecek bir hikâye değil.
Derin bir nefes aldı.
-Ama size borçluyum.
-Bana hayatımı geri verdiniz.
-Bu yüzden... size gerçeği anlatacağım.
Selwyn, kızıl gözlerini mağaranın karanlık tavanına çevirdi.
Bakışları sanki yıllar öncesine gidiyordu.
-Her şey...
-Babamın üzerine atılan bir iftirayla başladı.
Sesi sakindi.
Fakat o sakinliğin altında bastırılmış bir öfke hissediliyordu.
-Babam, Açgözlülüğün İblis Kralı Baran'ın oğlunu öldürmekle suçlandı.
-Bunu yapmadığını defalarca söyledi.
-Kanıt istedi.
-Gerçek suçlunun bulunmasını istedi.
-Ama...
Selwyn'in yumrukları yavaşça sıkıldı.
-Baran o sırada öfkesine yenik düştü.
-Hiçbir soruşturma yapılmadı.
-Hiç kimsenin ifadesi alınmadı.
-Tek bir emir verdi.
Sesindeki duygu ilk kez belirginleşti.
-Ashryn Kontluğu yok edilecek.
Mağaranın içi yeniden sessizliğe gömüldü.
Selwyn konuşmaya devam etti.
-Binlerce iblis asker...
-Binlerce iblis şövalyesi...
-Hepsi aynı anda kontluğumuza saldırdı.
-Karşılarına çıkan herkesi öldürdüler.
-Askerleri...
-Hizmetkârları...
-Yaşlıları...
-Çocukları...
-Kimseyi ayırmadılar.
Lina'nın yüzü soldu.
Selwyn ise anlatmayı sürdürdü.
-Babam ve annem...
-Bana kaçmam için zaman kazandılar.
-Onları son görüşüm...
-Savaş meydanındaydı.
Ne sesinde bir titreme vardı ne de gözlerinde yaş.
Sanki o acıyı yıllar önce tüketmişti.
-Ben kaçtım.
-Ben yaşadım.
-Ama Ashryn Kontluğu...
-O gün sona erdi.
Derin bir nefes aldı.
-Kaçmayı başardığımda kendimi insan dünyasında buldum.
-Manamı gizledim.
-Auramı bastırdım.
-Kimliğimi sakladım.
-Benim sadece sıradan bir çocuk olduğuma inanmalarını istedim.
Başını yavaşça iki yana salladı.
-Başaramadım.
-Birileri iblis olduğumu fark etti.
-Haber kısa sürede yayıldı.
-Beni gören herkes...
-Ya ödül için...
-Ya da korkudan...
-Peşime düştü.
Killian'ın kaşları çatıldı.
-İnsanlar da mı?
Selwyn başını salladı.
-Evet.
-Günlerce kaçtım.
-Ne kadar saklansam da izimi buluyorlardı.
-Sonunda bu mağarayı buldum.
-Beni arayanlardan kurtulduğumu sanmıştım.
Bakışları istemsizce karnındaki yaraya kaydı.
-Ama...
-Tam buraya ulaştığım anda...
-Hava yarıldı.
Mağaranın içindeki herkes sessizce onu dinliyordu.
-İblis Âlemi'ne açılan bir geçit oluştu.
-Geçitten tek bir kişi çıktı.
-Bir iblis şövalyesi.
Selwyn'in sesi ilk kez hafifçe sertleşti.
-Beni görünce hiçbir şey söylemedi.
-Sadece kılıcını çekti.
-Tek bir darbe...
-Kaçmaya bile fırsat bulamadım.
Karnındaki yaranın üzerine elini koydu.
-Bu yarayı o açtı.
-Beni öldüğümü sanarak arkasını döndü.
-Ve geldiği geçitten geri döndü.
Başını kaldırıp dört arkadaşın gözlerinin içine baktı.
-Sonrasını biliyorsunuz.
-Siz geldiniz...
-Ve hayatımı kurtardınız.