← Novel

The White Reaper [Turkish]

Chapter 8 / 86

‹›

Düşmüş Hanedanlar

The White Reaper [Turkish]

Mağaraya yeniden sessizlik çökmüştü.

Hiç kimse konuşmuyordu.

Selwyn'in anlattıkları, mağaranın soğuk duvarlarından daha ağır bir yük gibi dördünün de omuzlarına çökmüştü. Bir kontluğun tek bir emirle yok edilmesi... Binlerce canın birkaç saat içinde silinmesi... Ve bütün bunlardan geriye yalnızca, karşılarında sessizce oturan yaralı bir çocuk kalmıştı.

Kristal fenerlerin solgun ışığı, durgun suyun yüzeyinde dalgalanıyor; kırılmış sütunların gölgeleri mağaranın duvarlarında usulca dans ediyordu.

Selwyn başını öne eğmişti.

Anlatacaklarını anlatmıştı.

Şimdi ise sessizce, karşısındaki insanların vereceği tepkiyi bekliyordu.

Onun için bu an yabancı değildi.

Gerçeği öğrendikten sonra insanların gözlerinde beliren korkuyu, tiksintiyi ve nefreti defalarca görmüştü.

Bu kez de farklı olacağını düşünmüyordu.

Fakat dakikalar geçmesine rağmen...

Hiç kimse kılıcını kaldırmadı.

Hiç kimse geri çekilmedi.

Aerion, sessizce Selwyn'i izliyordu.

Aklında tek bir soru vardı.

-Bir iblis şövalyesi...

-Seni öldürmek yerine neden yalnızca ağır yaralayıp gitti?

Bu soru, mağaranın ağır sessizliğini bir kez daha bozdu. Selwyn yavaşça başını kaldırdı; kızıl gözlerinde, ilk kez tereddütle karışık bir düşünce belirmişti.

Selwyn birkaç saniye sessiz kaldı.

Bakışlarını yavaşça yere indirdi.

-Bilmiyorum.

Sesinde ne öfke ne de nefret vardı.

Yalnızca cevabını bulamadığı bir sorunun ağırlığı hissediliyordu.

-Beni öldürebilecek fırsatı vardı.

-Hem de defalarca.

-Ama son darbeyi indirmedi.

-Sadece arkasını dönüp gitti.

-Ya beni ölü sanmıştı...

-Ya da yaşayıp yaşamamam onun için önemsizdi.

Kimse konuşmadı.

Bu cevap, yeni sorular doğurmaktan başka bir işe yaramamıştı.

Killian iç çekti.

-Bütün bunlar kulağa hiç iyi gelmiyor.

-Önce akıllı orklar...

-Sonra İblis Âlemi'ne açılan bir geçit...

-Şimdi de bir iblis şövalyesi.

-Burası keşif bölgesi olmaktan çıktı.

-Baştan sona bir felaket.

Elys başını hafifçe salladı.

-Haklısın.

-Bu mağara doğal oluşmuş bir yer değil.

-Duvarlardaki semboller...

-Yoğun mana...

-Ve az önce oluşan geçit...

-Bunların hepsi planlanmış bir yapıyı işaret ediyor.

Lina, Selwyn'e dönerek yumuşak bir sesle sordu.

-Sence o şövalye geri gelir mi?

Selwyn bir an düşündü.

-Bilmiyorum.

-Ama eğer emrini tamamlayamadığını öğrenirse...

-Beni tekrar arayacaktır.

Bu sözler mağaradaki havayı daha da ağırlaştırdı.

Aerion sessizce ayağa kalktı.

Elini sırtındaki ork baltasının sapına koydu.

-O zaman burada daha fazla kalamayız.

-Hem bizim hem de Selwyn'in bu mağaradan çıkması gerekiyor.

Killian kaşlarını çattı.

-Dışarı çıkarsak ne olacak?

-Biz köleyiz.

This tale has been unlawfully lifted without the author's consent. Report any appearances on Amazon.

-Onu da yanımızda götürürsek...

-Onu ya öldürürler ya da deney malzemesi yaparlar.

Lina'nın yüzü gerildi.

-Buna izin veremeyiz.

Elys düşünceli bir ifadeyle konuştu.

-Önce buradan sağ çıkalım.

-Sonrasını yolda düşünürüz.

Aerion, Selwyn'in önünde durdu.

-Yürüyebilir misin?

Selwyn ellerini yere koyarak ayağa kalkmayı denedi.

Bacakları titredi.

Bir an dengesini kaybetti.

Tam düşecekken Aerion kolundan tutarak onu ayakta tuttu.

Selwyn kısa bir an ona baktı.

-Ben...

-İyiyim.

Aerion elini çekmedi.

-Hayır.

-Hâlâ yaralısın.

-Gururunu sonra düşünürsün.

-Şimdilik hayatta kalmaya odaklan.

Selwyn, ilk kez belli belirsiz gülümsedi.

Çok küçük bir gülümsemeydi.

Ama uzun zamandır yüzünde beliren ilk gerçek ifadeydi.

-Tamam...

-Kaptan.

Elys bir süre sessiz kaldı.

Gözlerini kapattı.

Algılama büyüsünü yeniden kullandı.

İnce mana dalgaları mağaranın dört bir yanına yayılırken yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti.

Sonunda gözlerini açtı.

-Geri dönmek zorunda değiliz.

Üçü de aynı anda ona döndü.

-Ne demek istiyorsun? diye sordu Aerion.

-Bu mağaranın başka bir çıkışı var.

Elys, mağaranın karşı tarafını işaret etti.

-Oldukça uzakta... Ama hissedebiliyorum. Dar bir tünel daha var.

-Büyük ihtimalle yüzeye açılıyor.

Killian'ın yüzüne ilk kez hafif bir umut geldi.

-Yani o ölüm geçidinden tekrar geçmeyeceğiz?

-Eğer algım doğruysa, hayır.

Lina düşünceli bir ifadeyle konuştu.

-Bu iyi haber.

-Ama başka bir sorunumuz var.

Aerion bakışlarını ona çevirdi.

-Edward.

-Bizim böyle bir durumda kolay kolay ölmeyecek kadar tecrübeli olduğumuzu biliyor.

-İçeriyi kontrol etmek ve bizi bulmak için adamlarını gönderecektir.

-Eğer bizi bulamazsa...

-Bizi bulmaları için emrindeki tüm adamları görevlendirir.

-Buna, ona çalışan insan sayısını da eklersen...

Killian sözünü tamamladı.

-Kısacası...

-Kaçışımız neredeyse imkânsız.

Mağaraya yeniden sessizlik çöktü.

Selwyn, dördünün yüzündeki ifadeyi dikkatle izliyordu.

-Beni bırakabilirsiniz.

Dördü de aynı anda ona baktı.

-Ben zaten uzun zamandır kaçıyorum.

-Beni yanınıza almanız sizi de tehlikeye atacak.

Lina hiç düşünmeden başını iki yana salladı.

-Bunu söyleme.

-Seni kurtardıktan sonra ölüme göndermeyeceğiz.

Aerion, dizlerinin üstüne çöktü ve Selywn'in gözlerinin içine baktı.

-Bizde uzun zamandır kaçmaya çalışıyoruz.

Killian derin bir nefes verdi.

-Ben de bundan hoşlanmıyorum.

-Ama Lina haklı.

-Artık seni burada bırakmak gibi bir seçeneğimiz yok.

Aerion kısa bir süre düşündü.

Sonra sakin ama kararlı bir sesle konuştu.

-Önce bu mağaradan çıkacağız.

-Sonra Edward'ın bizi bulmasına izin vermeyeceğiz.

Killian kaşını kaldırdı.

-Bunun için bir planın var mı?

Aerion'un gri gözleri mağaranın karanlık çıkışına çevrildi.

-Henüz yok.

-Ama bulacağız. Çünkü başka seçeneğimiz yok.

Mağarayı yeniden sessizlik kapladı.

Dördü de derin düşüncelere dalmıştı.

Edward'ın elinden nasıl kurtulabileceklerini düşünüyorlardı.

Fakat düşündükleri her ihtimal aynı duvara çarpıyordu.

Yakalanırlardı.

Killian iç çekti.

-Ne tarafa gidersek gidelim peşimize düşecekler.

-Lanet olsun...

-Bu işin içinden çıkamıyorum.

Lina da başını hafifçe salladı.

-Biz köleyiz.

-Üstelik Edward bizi yıllardır tanıyor.

-Bizi gören biri hemen haber verir.

Elys düşünceli bir sesle konuştu.

-Sadece Edward da değil.

-Maden kampındaki diğer köleler ve muhafızlar da yüzümüzü biliyor.

-Nereye gidersek gidelim tanınma ihtimalimiz çok yüksek.

Aerion sessizce onları dinliyordu.

Aklına gelen her planın bir açığı vardı.

Tam o sırada...

Selwyn yavaşça konuştu.

-Belki...

-Daha farklı düşünmelisiniz.

Dört çift göz aynı anda ona çevrildi.

-Ne demek istiyorsun? diye sordu Aerion.

Selwyn birkaç saniye düşündü.

-Yeni kimlikler edinin.

-Kıyafetlerinizi...

-Konuşma tarzınızı...

-Hatta davranışlarınızı değiştirin.

-Böylece sizi tanımaları neredeyse imkânsız olur.

Killian kaşlarını kaldırdı.

-Bu kadar kolay mı sence?

Selwyn başını iki yana salladı.

-Kolay olduğunu söylemedim.

-Ama mümkün.

-Dünyada birbirine benzeyen sayısız insan var.

-Sizi arayanlar, eski hâlinizi arayacak.

-Onlara bambaşka insanlar gibi görünürseniz gözlerinin önünden geçseniz bile fark etmeyebilirler.

Kısa bir duraksamanın ardından Aerion'a baktı.

-...Kaptan Aerion hariç.

Aerion kaşını hafifçe kaldırdı.

-Neden ben hariç?

Selwyn, Aerion'un omuzlarına kadar uzanan beyaz saçlarına ve gri gözlerine baktı.

-Beyaz saç...

-Gri göz...

-Bu kadar belirgin bir görünüşe sahip insan çok azdır.

-Seni gören biri tarifini kolayca yapabilir.

-Lina, Killian ve Elys ise saçlarının tarzını ve giyimlerini değiştirirse kalabalığın arasında kaybolabilir.

-Ama sen...

-Biraz daha fazla çaba harcamak zorunda kalacaksın.

Killian hafifçe gülümsedi.

-Demek ilk kez beyaz saçların başımıza iş açıyor.

Aerion ise sakince düşündü.

Selwyn'in fikri kusursuz değildi.

Ama ilk kez...

Gerçekten uygulanabilir bir plan gibi görünüyordu.

Aerion'un son sözleri mağaranın sessizliğinde yankılanırken Selwyn düşünceli bir ifadeyle yere baktı.

Bir süre sonra yavaşça konuştu.

-Aslında...

-Kan Sözleşmesi'nin şartları, iki taraf da kabul ettiği sürece değiştirilebilir.

Aerion'un bakışları Selwyn'e çevrildi.

-Öyleyse sorun yok.

Selwyn başını iki yana salladı.

-Sorun şu ki...

-Ben nasıl değiştirileceğini bilmiyorum.

-Ashryn Kontluğu'nda bu bilgi yalnızca hanedanın en yaşlıları tarafından bilinirdi.

-Ben o eğitimi alacak kadar büyüyemedim.

Mağarada kısa bir sessizlik oluştu.

Aerion sakince konuştu.

-Ben biliyorum.

Bu söz üzerine dört çift göz aynı anda ona çevrildi.

Selwyn'in yüzündeki şaşkınlık gizlenemeyecek kadar belirgindi.

-Nereden?

Aerion hiç tereddüt etmeden cevap verdi.

-Daha önce bir iblisle sözleşme yaptım.

-İki yıl süren bir Kan Sözleşmesi'ydi.

Bu kez şaşkınlığa kapılan kişi Selwyn değil, Elys oldu.

-Ne?

Bir adım öne çıktı.

-Bu... imkânsız.

-Sen...

-Hâlâ nasıl hayattasın?

Killian ile Lina da donup kalmıştı.

İkisi de Aerion'un ağzından böyle bir itiraf beklemiyordu.

Aerion'un yüz ifadesi değişmedi.

-Sözleşme yaptığım iblis...

-Son derece yaşlıydı.

-Süre dolmadan önce öldü.

-Böylece sözleşme de sona erdi.

Elys'in kaşları hâlâ çatılıydı.

-Ben böyle bir şeyin mümkün olduğunu hiç duymadım.

Aerion omuz silkti.

-Ben de o zamana kadar duymamıştım.

-Sözleşme taraflarından biri ölürse, sözleşme de sona erer.

Selwyn, Aerion'u dikkatle süzüyordu.

Sanki ilk kez karşısındaki çocuğu gerçekten görüyordu.

-İki yıllık bir Kan Sözleşmesi...

-Bunu kabul eden bir iblis...

-Sen tam olarak kimsin, Aerion?

Aerion birkaç saniye sustu.

Bakışlarını mağaranın karanlığına çevirdi.

-Ben...

-Kuzey kökenli, düşmüş bir şövalye hanedanı olan Argentis'in son üyelerinden biriyim.

-Ne daha fazlası...

-Ne de daha azı.

Killian şaşkınlıkla ona döndü.

-Bekle...

-Sen hiç bunlardan bahsetmemiştin.

Aerion omuz silkti.

-Sormadınız.

Lina kaşlarını çattı.

-Bir şövalye hanedanından geldiğini söylemek, öyle geçiştirilecek bir şey değil.

-Nasıl köle oldun?

Aerion'un yüzündeki ifade bir anlığına sertleşti.

-Uzun hikâye.

-Ve şu an anlatmanın zamanı değil.

Elys, onun daha fazla konuşmak istemediğini anlayınca konuyu uzatmadı.

Selwyn ise başını hafifçe eğdi.

-Düşmüş bir şövalye hanedanı...

-Demek ikimiz de...

-Kaybettiğimiz bir geçmişin son temsilcileriyiz.

Aerion, Selwyn'in sözlerine karşılık vermedi.

Fakat ilk kez, ikisinin arasında görünmez bir bağ kurulmuş gibiydi.

Biri yıkılmış bir insan hanedanının...

Diğeri ise yok edilmiş bir iblis kontluğunun son varisiydi.

İkisi de artık ait oldukları dünyayı geride bırakmak zorundaydı.

‹ PreviousNext ›